İçeriğe geçin

Af Kule ve Gemiler Koyu

Bir kaç hafta önce Göksele evliliğimizde 15. yılı geride bırakmanın yıldönümü hediyesi olarak  daha önce kardeşim ve kızımla gittiğim  Kabak koyu Sea Valley tesislerinde bir hafta sonu hediye ettim. Kafa dinlemek, televizyonu bile görmemek, doğa ile iç içe bütün bir haftasonu hamaklarda uzanmak bütün bir yılın yorgunluğunu adeta üzerimizden aldı. Pazar günü öğleden sonra tesisten planladığımızdan erken çıkarak Kayaköy yakınlarında bulunan hep görmek isteyip göremediğim Afkuleye ve Gemiler koyuna gidelim dedik.

Kaya köyü geçtikten yaklaşık 2 km. sonra sağa dağlara doğru çıkan Afkule, sola deniz kıyısına inen Gemiler koyu tabelasını gördük. Afkule tırmanışının bizi yoracağını düşünerek önce Afkuleye çıkalım sonrasında Gemiler koyuna gidip bir güzel dinleniriz dedik. Arabayla bir kilometre daha gidince küçük bir meydana geldik. Artık arabaları bırakma ve yürüyüşe geçme zamanı geldi.

Taşların kayaların üzerine boyanmış kırmızı sarı işaretleri takip etmeye başladık. Antik Likya yolu kırmızı beyaz işaretliyken, diğer yürüyüş güzergahları kırmızı sarı işaretlidir. Etrafımızda tek bir tabela bile olmadığından yürüyüş yolu işaretlerinin bizi Afkuleye çıkaracağına güvendik. Bence etrafa birkaç tane Afkuleye gider levhası konulsa iyi olur. Her ne kadar kolay bir yol olsa da ‘acaba yanlış bir yere girmiş olabilir miyiz boşuna mı tırmanıyoruz‘ düşüncesiyle endişelendiğimiz oldu.

Tırmanışımızın yaklaşık yarım saat kadar sürdü. Ağaçların dallarıyla yapraklarıyla gölgelenmiş patika yolda tırmanmak öyle çok yorucu değildi. Sonunda birkaç şapel yıkıntısıyla karşılaşınca sonunda vardık diye pek sevindik. Çevrik kayalıkları denilen yer burası olmalı.

Bizim takip ettiğimiz işaretler aslında sadece yürüyüş yolunu gösteriyor. Afkule civarına geldiğimizde yol gösteren tabelaya rastladık. Ama bir tane bile Afkule yazan yok. Çok şükür hiç olmazsa trekinge gelenler aydınlanabilecek. Bulunduğumuz yerde Hristiyanlık döneminden kalma kalıntılar var ama aradığım yer burası değil eminim. Eyvah eyvah yanlış yere mi geldik diye etrafıma bakıp çalıların arasından hoplaya zıplaya sonunda bir kayanın tepesine ulaştık.

İşte ayağımın altında daha önce fotoğraflarda gördüğüm manzara. Yalnız bir terslik var manzaramda olması gereken şapel görüş alanımda yok. Göksel “bir kalıntının üzerindeyiz belki de Af kule burasıdır zamanla yıkılmıştır” deyip dursa da ben inadla “deniz manzarası doğru ama yanlış yerdeyiz o şapel sağlamdı” diye söylendim durdum.

Epey bir zaman bu kaya parçasının üzerinde manzaranın keyfini sürdük. Önümde resmen denizle gökyüzünün birleştiği ufuk çizgisinin olmadığı sonsuzluğa gider diyen bir manzara var. Güneşi burada batırmak gerek. Ne muhteşem olur. Dünya ile bağımız arkada ormanda kaldı. İnsanlık yok, teknoloji yok, yapılar yok, olumsuz hiç bir duygu yok. Artık tek bağlantımız önümüzdeki bu sonsuz görünen mavilik. Bu arada itiraf ediyorum uçurum beni adeta içine çekti, başım döndü, midem buruldu. Yani anlayacağınız tek kelime ile şahane bir yer.

İşte tutunduğum ağaç

Sonunda Göksel bir tarafa ben bir tarafa dağılıp kalıntıları taramaya başladık. Bir yandan aşağıdaki manzara o kadar muhteşem ki gözlerimi bir türlü manzaradan alamıyorum. Bakıp bakıp duruyorum. Başımın dönmesi hoşuma gidiyor. En sonunda uçurumun kenarında uzanan bir ağaç gördüm. Ağaç uçuruma doğlu eğimli büyümüş. Aşağısı boşluk tırsıyorum ama ağaca tutunarak manzaranın resmini çekeyim dedim. O da ne!! Sağımda muhteşem duruşuyla Af kule.. Hemen döneyim dedim ama tam o sırada rüzgar çıkmaz mı? Yapıştım ağacın gövdesine. Ağaçta uçuruma doğru eğik. Bir yandan “Göksellll Gökselll” diye bağırıyorum bir yandan rüzgar estikçe ağacın ince gövdesinden gelen çıtırtılarla benim ağırlığımı taşıyamayacağını düşünüp kırılırsa kaç yüz metre aşağı uçacağımı hayal ediyorum. (400 metre) Aslında alt tarafı geriye doğru sadece bir adım atmam gerekiyor çok basit bir hareket ama böyle bir durumda benim gibi yükseklik korkusu olanlar bunu o anda düşünemezler. Zeka çalışıyor da cesaret dibe vurdu. Ardından tabi ki Göksel geldi ve yakışıklı prensim beyaz atıyla (elindeki baton niyetine kullandığı ağaç parçası beyaz at oluyor bu durumda) beni kurtardı böylece bende bugün bu yazıyı kaleme alabiliyor oldum. Tabi ki “Senin orada ne işin var” fırçasını “Af kuleyi buldum” nidalarıyla geri püskürtme becerisinde bulunabildim.

Hemen harabelere doğru yola koyulduk. Yol boyunca her yanımız kekiklerle dolu. Bir yandan da kekik toplamayı ihmal etmiyorum. Öte yandan da muhteşem manzaraları özümseyerek yürüyorum.

İşte sonunda bir dağın yamacında sessizce ayakta durmaya devam eden manastır ve derin mi derin uçurumun ucuna geliyoruz. 400 metrelik uçurum gerçekten etkileyici. Burada yaşamış keşişlerin kendilerini dünyada yaşayan tek canlılar gibi hissettiği kesin. Neden bu kadar uzağa, bu kadar yukarıya böylesine bir manastır yapıldığını bugünkü zihniyetle çok iyi anladığımı düşünmüyorum. Sanırım bunun için onların inançlarını bilmeliyim. Amaç gerçekten kendilerini dünyadan soyutlamak, bütün vaktini ibadetle geçirmekse bunu burada en güzel şekilde başardıkları kesin. Ben burada 50 yıl geçirsem 100 yıl yaşamış gibi hissederim. Günümüzde yetişemediğimiz zaman burada duruyor adeta. Bütün bir gün bile nasıl geçer düşünemiyorum. Af kule ismi de Hristiyan din adamlarının Tanrıya yalvarmalarından, sürekli af dilemelerinden mi geliyor acaba?

Af kule diye bildiğimiz yerin orijinal ismi Hagios Elefterios Manastırıymış. İnternetten biraz araştırdım anladığım kadarıyla Af kule hakkında çok bir bilgi yok. Rivayete göre Elefterios adındaki bir keşiş dilenerek malzeme toplamış, basit aletlerle kocaman kayayı oyarak burayı inşa etmiş ve ömrünün sonuna kadar burada çile çekmiş. İlerleyen yıllarda şapel ve sarnıç ve diğer manastır kalıntıları diğer keşişler tarafından inşa edilmiş.

şapel

şapelin odacıkları

Kayalara oyularak yapılmış odacıkların önündeki bu yapı da şapel sanırım. Eğer burası bir kalenin parçası olsaydı kesinlikle bir gözetleme kulesi veya  cezalandırılan kölelerin uçurumdan aşağı atıldığı yer diye nitelendirirdim. Tabi arkeoloji eğitimi almamış biri olarak yorumda bulunmak zorundayım çünkü etrafta tek bir açıklayıcı tabelası yok. Olsaydı en azından garantili bir şekilde şu şudur, bu budur, şu tarihte yapılmış diyebilirdim.

Şapelin sol yanındaki oval şeklindeki duvarın niye yapıldığını en başta anlamadım. Kale olsa askerlerin nöbet yeri için çok uygundu. Keşişler burada ne yapıyorlardı acaba etrafı mı seyrediyorlardı, dua köşesimiydi. Orada durup fotoğrafta çektirdim. Meğer keşişlerin tuvaletiymiş.  Bende ortadaki delik ne işe yarıyor merak etmiştim.

Elefterios’un kayaları oyarak yaptığı odacıklara taşlardan örülmüş merdivenler yardımıyla çıkılabiliyor.  Göksel saydı toplamda 51 basamak var. Merdivenler çıkılabilir şekilde sağlam. Bizde yapının sağlam olduğunu düşünerek içeri odacıklara bakalım istedik.

İçeriye girdiğimizde kare şeklinde bir oda karşıladı bizi. her yer kazılmış, duvarlara isimler yazılmış. Özellikle ikinci katta. Ah biz ne zaman böyle muhteşem eserlerin değerini bileceğiz merak ediyorum. Bre adam bu yüzlerce yıllık duvarlara adını yazsan ne olacak yazmasan ne olacak. Ben nerden bileyim buradaki ismin hangi Ali ye hangi Ayşeye ait olduğunu. Yazdın da başın göğe mi erdi. Aşkın, adın ölümsüzleşti de ömründe bir uzama mı oldu. Adını kazıdığını görünce sevgilin seni terk etmekten vaz mı geçti?

İçeride sol tarafta ikinci kata çıkan merdivenler var. Merdivenleri çıkınca kendimizi bir odada buluyoruz. Belki bir hol demeliyim. Bu odanın içinde açılmış ikinci bir oda daha var.

 

İkinci kattaki pencere ise muhteşem bir manzaraya sahip. Sessizlikte saatlerce bu manzaraya dalıp gidilebilir. İnsanı derin düşüncelere itiyor. Enfes. Pencerenin pervazına oturup doya doya seyrettim manzarayı. 

Ben pencereden bakıp dalmış gitmişken Göksel hemen pencerenin yanından dışarı çıkıp küçük balkonu keşfetti. Öf be ne öf.. İşte balkon dediğin bu manzaraya sahip olur. Tabiî ki bugünlük şansımı yeterince zorladığımı düşünerek ben çıkmadım o daracık balkona ama Göksel oranında keyfini sürdü.

Bu kadar güzel tarihi bir manastırın neden kaderine terk edildiğini anlamıyorum. Gerçekten çok sağlam bir şekilde ayakta kalmış ama talan edilmiş. Bazen talan edenlere kızamıyorum kimse kusura bakmasın ama bu kadar başıboş bırakılırsa tabiî ki talan edilir. Tanıtım eksikliği zaten var. Bu yazımı görüp de Fethiye taraflarına yolculuk yapan arkadaşlar sizden rica ediyorum gelin Afkuleyi görün sonrada herkese gördüklerinizi anlatın. Bari biz elimizden geleni yapalım.

Manastırın altında da yine mağara gibi açılmış odacıklar var. Bunlar ne amaçlı kullanılmış bilmiyorum.

Haritanın kaynağı : http://www.europeandivingcentre.com

Bir de dalış yapanlara bir haber vereyim. Ben yapmadım ama arzu eden Af kuleden aşağıya inerse çok muhteşem bir dalış tecrübesi yaşayabilirler-miş. İnternetten okuduğuma göre Türk hamamı ve Alaaddin Mağarası ile, dalışa başlandığında karşılaşılan muhteşem renkli  duvarla ve koridorlarla muhteşem bir tecrübeymiş. Dalış boyunca çok sayıda dantel mercan, çeşitli anemonlar görülebiliyormuş. Dalışın sonuna doğruda hem su üstünde hem su altında muhteşem bir manzaraya sahip olan tavanı açık Hamama ulaşılıyormuş. Bu bilgileri aldığım siteler başlangıç seviyesindeki dalgıçlar için uygun olmadığı yazıyor. En az iki yıldız bröveli olmak gerekiyor. Bu durumda ben hala bir yıldız broveye sahip olduğumdan dalış yapamam. Yukarıda ki haritayı ise bir sitede görünce dayanamadım dalgıçlar için koydum. 


Afkuleden geri dönüp yolun ayrıldığı başlangıç noktamıza dönüp Gemiler koyu tabelasını takibe yola çıkıp çam ağaçları arasında süzüle süzüle devam edince yukarıdan yine çok güzel bir manzarayla karşılaştık. Bir yanda Gemiler koyu bir yanda Gemiler adası tüm güzelliği ile manzaramızı şenlendiriyor. Aşağı indiğimizde ise Gemiler koyuna giriş ücretli. Kişi başı 3 tl. (2013) ödeyip koya kendimizi salıyoruz.

Açıkçası Koy beni o kadar cezp etmedi. Bölgede o kadar güzel kumsallar var ki onların biraz gölgesinde kalır bence. Kumluk ama yer yer taşlıktı. Diğerlerine göre küçüktü. Halk plajı gibi kalabalıktı. Piknikçiler mangalcılar etrafı doldurmuşlardı. Sahilde bir kaç tane çay bahçesi tarzı oturma yerleri mevcut. Mangal yapmayanlar buradan yemek yiyip karnını doyurabilir, gölgeliğine sığınabilirler. 


Aslında en güzeli bir tekne kiralayıp Gemiler adasına ve çevredeki diğer irili ufaklı koylara gitmekti. Ama Afkule yordu bizi. Gemiler adasının üzerindeki tarihi kalıntılar nasıl çekiyor beni anlatamam. Uzun yıllar önce adadaki bu kalıntıları gezmiştim. St. Nicolas adası olarak da bilinen ada bizim bildiğimiz isimle Noel Baba adası. Bir rivayete göre Noel Baba bu adada doğmuş. Bilemeyeceğim Demredede öyle iddia etmişlerdir Hatta Antalya müzesinde hatırlarsanız Noel babanın kemiklerini de görmüştük. Bu ada hakkında daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum çünkü bir tekne ile bütün bu adaları ve koyları gezip ekstra bir yazı yazabilmeyi planlıyorum.

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir