İçeriğe geçin

Ağla Köyü ve Gökçeova Göleti’nde Haftasonu

Yaz boyu hafta sonlarını evde geçirmemeyi prensip haline getirmeye çalışıyoruz. Planlı ya da plansız bir şekilde Cumartesi sabahları evden çıkıp, daha önce gitmediğimiz görmek istediğimiz bir yere doğru yol almak, eğer beğenirsek orada kalıp Pazar akşamı dönmek.. Geçen hafta Cumartesi sabahı balkonda kahvaltımızı yaparken bugün ne tarafa yol alalım muhabbetine girdik. Datça tarafı, Bozburun yarımadası, Fethiye, Antalya, Ekincik tarafı, Muğla, İzmir, Denizli… liste epey uzayıp gidiyor, seçenek çok..Önümüzdeki haritaya bakıp bir karar veremeyince vakit kaybetmeyelim yol bizi nereye götürürse deyip planlama yapmadan arabamıza atlıyoruz.

Araba ilerledikçe ben merakla bekliyorum, direksiyon ne tarafa kırılacak diye. En sonunda bizim meşhur Okaliptuslu yola gelince dümen sağ tarafa çark etti. “Tamam” dedik, “şu andan itibaren yol güzergahımızı araba belirleyecek…”

Elimde harita ben hala nereye gitsek diye bakarken havanın sıcaklığı dem vurdu. Acaba bir plaja gitsek de serinlesek mi diye düşünürken öğleden sonra güneşinin bizi kavuracağını hesap ederek vazgeçtim. Köyceğiz çıkışına geldiğimizde Ağla Yaylası tabelasını görmemle ilk kesin cümlemi kurdum. “Sola kır, Yaylaya çıkıyoruz”

Ağla yaylasını daha önce iş yerimdeki arkadaşlardan çok duymuştum. Bizim Marmaris ve civar köylerde yaşayan arkadaşlar yaz gelince ailelerini alıp yaylalara çıkıyorlar. Aslında her köyün ya da her semtin bir yaylası var diyebiliriz. Köyceğizin yaylası da Ağla yaylası. Bu sıcaklarda yapılacak en güzel şey serin yaylalara çıkmak değil de nedir? Sıcaklarda yol üzerindeki biz gibi ve lezzetli kaynak sularından bol bol tükete tükete dağları tırmanmaya başladık.  Bu kadar sıcak bir memleketin bu kadar sulak olmasına hep hayret etmişimdir. Bölgede nereye giderseniz gidin her yerden çağıl çağıl akan sular sizi karşılıyor.


Yemyeşil ormanların içinde yavaş yavaş yukarılara doğru tırmanıyoruz. Ağla köyü ilk hedefimiz. Asıl ismi Yayla köyü olsa da halk arasında buraya hala Ağla köyü deniliyor. Daha önce hiç yayla köyüne çıkmadım. Köy denizden 800 rakımda. “Umarım orası da çok sıcak değildir” diye düşünüyorum. Sonuçta bize en azından rakımı 1000 olan bir yer lazım ki serinleyelim. “Yine de sahilden daha iyidir” diyoruz. Benim gibi sıcakları sevmeyen birinin niye hala Güneyde yaşamak istediğini anlamıyorum. Sanırım yeşili, doğası, güzellikleri ve olmayan trafiği beni cezbediyor…

Sonunda Ağla köyüne geliyoruz. Köyün girişinde bir pano karşılıyor bizi. Biri oturmuş bir güzel köyün haritasını çıkarmış. Haritayı iyice inceliyorum. Buranın 800 yaşından büyük ağaçları meşhur ama haritada ki ağaçlar sembolik gibi geliyor bana. Köyün 14 km. kadar yukarısında ise gölet görünüyor… İşte asıl gitmek istediğim yer burası. Serin bir göl kenarı hayalim var.

Köy meydanına girince bizi bir bina karşılıyor sadece. Başka birşey yok görünürde. Biz de binanın kenarında görünen gölgelik kahvesine gidiveriyoruz. Çay içip muhabbet eden bir grubun yanına yaklaşıyoruz. Bizde çöküyoruz masalarına. Çaylar söylenip tatlı bir sohbete giriveriyoruz. Aşağıda burnumu camdan dışarı çıkaramazken burada üfür üfür Çınar ağacının gölgesinde çayları yudumlarken hiç sıcaktan şikayet etmedim.

Masadakilerden biri köyün girişteki panoyu yapan emekli öğretmen Mehmet Ali ACET’miş. Bir diğeri ise (beyaz saçlı olan) Fırıncı İmdat Usta. Mehmet Ali bey bu okuldan emekli olmuş. 22-23 yılı burada geçmiş. Aslen de buralıymış zaten. 4 yıl merkezde çalışmış sonra yine buraya dönmüş. Bir ev yapmışlar buraya. Şimdi yazları yaylada kışları aşağıda (köyceğiz) geçiriyorlarmış. “Biz Çayan yörüğüyüz” diyor. “Yazın tutsan Köyceğiz’de duramam. Aslımız Fethiye Çayan’dır. Çokk eski gelmişiz biz. Daha eskilerimiz ise güneyden Hakkari bölgesinden, Urfa üzerinden o Gavur dağlarından, Pozantı’dan o bölge üzerinden gelmişler. Türkmen yörüğüyüz biz.”

Gururla anlatmaya devam ediyor;

Hatta ilk önce Dalyana gelmişiz biz. Dalyanın eski ismi Karadağ’dır. Benim ninemin doğum yeri bu yüzden Karadağ geçer. Bir sel basmış. Bütün koyunlarını develerini sel götürmüş. Vazgeçmişler onlarda burası bize yaramadı demişler oradan göçüp buraya gelmişler. Yörük iki şey arar. Hayvanlarını besleyecek iyi bir alan birde su arar. Anlayacağın bizimkiler Antalya Kepez’e yerleşmişler önce, oradan Fethiye Çayan köy, oradan Dalyan’a Karadağ’a oradan buraya gelmişlerdir. Hatta Antalya’dan Kepez’e yerleşenlerin bir kısmı daha da iç kısımlara gitmişler. Çorum Merzifon taraflarına.

Fırıncı İmdat usta lafa giriyor hemen eskilerden kalma bir hikayeyi anlatıyor. “Bizim yörükler dedelerim Dalaman’a geldiğinde bin tane hayvanla sürüyle gelmiş. 100 inek, 500 koyun, 500 tane keçi işte her neyse o zaman Abbas Paşa demiş ki ‘ya oğlum gel buradan 100 dönüm yer verelim sana sen de karşılığında hayvan verir ödersin.’ Yörük bakmış her taraf sinek. Hayvan çok kıymetli onlarda. Ya hanım demiş bu sinek insanları bitirecek burada hayvanları hayli hayli bitirir, kalk gidelim biz dağlara.”

Mehmet Ali bey atlıyor hemen. “Kadastro gelmiş buralara zamanında. Dedem o zaman kuzu kesmiş. Yedirmiş. Oğlum demiş Kadostranın omzuna vurarak. Hiç bir tapu verme kimseye sınırda kesme sen git buradan. Sabah bir kuzu daha keseriz sen yeter ki kaybol” demiş. Çünkü yörük sınır istemez diye övünerek. Hayvanlarını saldı mı güdecek. Ferah olacak.

Sohbet sohbeti açtı. Çaylar bir derken iki hatta üç oldu. Biz bulmuşuz hoş sohbeti bırakır mıyız serin çınar ağaçlarının gölgesini. Konu yörüklerden, göçlerden, mübadeleye gelince Mehmet Ali bey gülerek anlatıyor. “Trabzonluları Van Dönerdere’ye,Van Dönerderedeki insanları Dalyan ve çevresine yerleştirmişler. Köyün ileri gelenine bunları nereye koyalım (yerleştirelim) sormaya gelmişler. Oda dönmüş “Ula demiş şu boğazın ağzında sivrisinek bitiriyor, herkes sıtma olup ölüyor, götürüp ora koyalım” demiş. Onları almışlar bugünkü en güzel yere koymuşlar. Bizim yörükler de aşağılarda kalmıyorlar Allah’ın dağına çıkıyorlar. Şimdi adamların hepsi ihya oldu zenginliklerine zenginlik kattı. Yerlerine değer biçmek mümkün değil.

Kahvenin köşesinde antik yıllardan kalma olduğu belli olan bir taşın üzerinde oturan adam dikkatimi çekiyor. “O taş oraya nereden geldi?” deyince gülüyor Mehmet Ali bey. Oturduğumuz yerden köyün meydanındaki küçük tek katlı bir binayı gösteriyor. “İmam evi” orası diyor. O taş da imam evinin yanından çıkmış. Girit uygarlığından kalma bir parçaymış. Bunlar evi yaparken böyle parça bulunca Fethiye Müze Müdürlüğüne başvurmuşlar. Onlarda gelmişler bakmışlar “burada hiç bir şey yok” demişler. Bunlar da buna güvenip dozeri vurunca bundan bir tane daha varmış onu kırmış, parçalamışlar. Bunun altında çizgili bir sütun daha varmış. Bir sütunda yanında, sütunun üzerinde de bu parça varmış. Bunun üzerinde de büyük masa kadar bir kalkan bulunmuş. Kalkanın üzerinde de büyük bir kılıç. Bir giriş kapısı varmış orada. Meğer bu imam evinin bulunduğu yer eski dönemde köyün yönetim merkeziymiş. Kalkan ve kılıç bunu simgeliyormuş. Ege Üniversitesinden bir uzman kişi arkeolog gelmişte o söylemiş bütün bunları. Bunlar da çok üzülmüşler. Gelip adam gibi incelemediler diye haklı bir sitemde bulunuyorlar. Öbür parçayı zaten çalmışlar. Bunlarda bu parça çalınmasın diye gelmişler buraya göz önüne bu köşeye koymuşlar. Ne diyeceğimi bilemedim.

Ağla, çok eski yıllardan beri var olan bir yer. Sanırım Roma döneminde gerçekten çok kalabalık yerleşimin olduğu zamanlar geçirmiş. Böyle tarihi eserlerin olmaması pek mümkün değil gibi geldi bana. Zaten birde anıt mezardan bahsettiler. Anıt mezar varmış. İki taneymiş bu mezarlar. Restore edelim demişler ama yetkililer “yapmayın dokunmayın bozarsınız” dediklerinden biri çökmüş bile. Kaya mezarı derken oyuk bir kayayı oymuşlar. Yan yana üç tane mezar yapmışlar. Öyle Dalyan’daki gibi modern gösterişli bir mezar değilmiş. Venediklilerin dönemine ait olduğu söyleniyormuş. Doğrusu bunu duyunca şaşırdım karıştırdı mı acaba diye düşündüm. Ben bölgede Venediklilerden değil daha çok Cenevizlilerden bahsedildiğini duymuştum. Fethiye bölgesinde Venedik hakimiyetini biliyorum ama belki buralara kadar uzanmışlardır.

Eskiden yat yapımında kullanılan en kaliteli, hafif keresteler buradan Sandras Dağı’ndan çıkarmış. Bölgenin Akdeniz bağlantısı da o dönemlerde çok iyi. Kışın bu keresteler kesilir ve Kargacık çayı içine bırakılırmış. Bahar geldiğinde çayın sularıyla birlikte bu keresteler yüzdürülür ve aşağıya Köyceğiz’e ulaşması sağlanırmış. Aslında ilk sudan bıçkıhaneyi de Karadenizden önce bu bölgede yapmışlar.

Köyden Köyceğiz manzarası… Köyceğiz çokkk uzaklarda kalmış gibi geliyor bana.. Biz köyün büyük Çınar ve Kestane ağaçlarına hayran kaldık. Ege’de genelde bol miktarda çam ağacı görmeye alışmışız. Köyde özellikle yaşlı çınar ağaçları meşhur. Arka tarafta bir alan varmış en küçüğü 800 yaşında olan asırlık çınarlar oradaymış.

Köy aslında büyük bir köy… Ben bir yayla köyünün bu kadar kalabalık olduğunu düşünmemiştim. Bulunduğumuz kahveden üst taraf yazlıkçıların bölümüymüş. Sonradan yapılan evler sanırım. Alt taraf ise buralıların evleriymiş. Yaklaşık 250 yazlıkçı varmış. Az bir rakam değil. Fakat evler bir biriyle iç içe değil dağınık bir şekilde yayılmış. Bu bence daha güzel olmuş.

Köyün içinde eski usulde küçük bir kasap dikkatimi çekti. Hemen arkasında bahçede ise etini alıp mangal yapanlar vardı.

 

Kalkıp köyün içinde dolaştık. Köyün üstlerine çıkıp büyüklüğüne baktık. Büyük ama sessiz sakin biryer. İsmi nereden geliyor acaba Ağla’nın dediğimde aslında birkaç söylem varmış bu konuda. Burada suyun çağlamasına insanlar “sular ağladı” derlermiş. Derelerin çok sesi varmış özelliklede kışın sular ağladı demelerinden Ağla denilmiş. İkinci tahmin ise eskiden teknoloji henüz yokken yani elektrik, buzdolabı, TV henüz yokken buralara hep Ağalar, en zenginler gelirmiş. Ağalık, ağaların yeri anlamında kullanılmış. Oysa ben Yazar Ali Tutulmaz’ın Muğla Yenigün gazetesinde yazıdığı bir köşe yazısında Çiçekbaba’nın menkıbesini yazmıştı ve onu okumuştum. Menkıbeye göre;

“Çiçek Baba’nın evine her gün düzenli olarak tepsi üzerinde çeşitli yemekler ve yiyecekler gelmektedir. Çiçek Baba, hanımına evdeki yiyeceğin nasıl geldiğini, kesinlikle kimselere söylememesini ister. Söylediği anda kendisinin ölebileceğini söyler. Çiçek Baba’nın evine, her gün sofra hazır bir şekilde gelmeye devam eder. Günlerden bir gün hanımı komşusu ekmek pişirirken, evinin sırrını komşu kadına söyleyiverir. Akşam Çiçek Baba eve geldiğinde, yiyeceğin gelmediğini görür. Tabi ki hanımı sırlarını açıkladığı içindir. Bir rivayete göre de, duvarda asılı olan ok ve yay, kendiliğinden kurulur ve Çiçek Baba’nın hanımını vurur. Diğer bir rivayete göre ise, evdeki şişin veya bıçağın, bu önemli sırrı açıkladığı için, kendiliğinden gidip, hanımının kalbine saplandığı şeklindedir.

Kısa bir zaman sonra, zaptiyeler Çiçek Baba’yı yakalarlar. Giderlerken de, Sandras Dağı ile Köyceğiz arasındaki yol üzerinde bulunan, Ağla köyüne gelirler. Zaptiyeler “Madem ki sen ermişsin, o zaman bize göster marifetini” derler. Önce ağacı eğmesini, sonra sofra getirmesini, daha sonra da, yerden su çıkarmasını isterler. Çiçek Baba da, sırasıyla, önce ağacı eğdirip, Ağustos sıcağında gölgelik yapar. Daha sonra, hazır sofra gelir ve zaptiyeler, gelen bu sofradaki yemeklerle karınlarını doyururlar. Eren ağlayarak dua eder, bunun ardından da bulunduğu yerden su fışkırmaya başlar. Köyün adı, eren yerden su çıksın anlamında “ağla” dediği ve su çıkardığı için,  “Ağla” olarak kalır. Bu günkü Ağla köyünün adı oradan gelmiştir.

Bütün bunlardan sonra, sırrı açığa çıkan Çiçek Baba, zaptiyelere döner, benim mezarımı asamı bulduğunuz yere yapın der ve asasını bulunduğu yerden fırlatır. O an da , Çiçek Baba gözden kaybolur. Zaptiyeler onu göremezler.”

Yazarın yazdığı köşe yazısının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Ben biliyorum ki buranın Çiçek Baba şenlikleri var. Sandras Dağı’nın en yüksek noktası yani zirvesi Eren Şenliklerinin yapıldığı Çiçekbaba zirvesidir. Ağustos ayında yapılan şenlikler son bir kaç yıldır Ramazana denk geldiği için yapılmıyormuş umarım en kısa zamanda yapılmaya başlanır da bizimde katılma imkanımız olur. Daha önce Sarıkız Tepesinde yapılan şenliklere katılmış ve büyük bir keyif almıştık.

Ben hep halkın içinde anlatılanları merak ederim. Köylüler ne düşünüyor ne duyuyor ne anlatıyorlar. Mehmet Ali bey ise bize Çiçek baba ile farklı bir efsane anlattı.

Muğlanın bir yaylası var Göktepe diye. Oranın üzüm ve pekmezi meşhur. Burasının ise kar ve Aslanağzı çiçekleri meşhur. Bizim yaşlı sakallı ermiş dedemiz Çiçekbaba da bu çiçekleri alır kafasına sokar poşu ile bağlarmış. Göktepedeki yaşlı dede de bizim buradaki çiçek babada ermiş kişilermiş. Bunlar bir şekilde birbirleriyle bağlantı kurmuşlar. Bizimki haber yollamış sen demiş pekmez al getir ovadaki pazara, bende erir ama yağlık denilen bezlerin içine koyup hızlı bir şekilde geleyim buluşalım yiyelim der. Bunun üzerine Göktepe’deki ermiş der ki “sen hiç kalbini bozmazsan o kar erimez”. Bizim Çiçek Baba karı almış bir güzel beze sarıyor bir de çomak buluyor koyuyor ucuna iniyor ovaya. Arıyor arıyor bir türlü bulamıyor arkadaşını. Onu ararken pazarda da hoş bayanlar görüyor. Onları görünce aklından güzel bayanlar olduğunu geçiriyor. O ana kadar hiç erimeyen kar başlamış şıp şıp erimiye. Hemen gözlerini kapamış yok yok görmedim deyip tövbe etmiş. Arkadaşını aramaya devam etmiş. Yürüyor koşuyor arkadaşını arıyor artık kar iyice erimeye bir avuç kalmaya başlamış. Tam o sırada arkadaşı çıkıyor ortaya. Buluşuyorlar bir avuç kar ile öbürünün getirdiği pekmezi karıştırıyorlar. Şerbet yapıyorlar. Şimdilerde buralarda meşhur olan kardan şerbet yapıp satma işi o zamandan geliyormuş. Neyse bunlar yiyince Çiçek Baba arkadaşına “ya diyor nerdesin sen az daha bütün kar eriyordu” deyince öbürü arkadaşına gülüp “ee oradan atmak kolay, dağda bir kişisin ermişlik yapmak kolay. Ovaya inince erenlik yapmakta marifet” der.

Çiçek Babanın türbesi ise nerede biliyor musunuz? Antalya yolu üzerinde Zeytinalanı’nda asası bulunduğu için oraya yapılmış. Üstüne üstlük boyu 20 metreye yakınmış.

(Bu arada Sandras Dağı isminin Büyük dras, büyük bilgin adam anlamına geldiğini öğrendim)

 

Buradan göle nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. İki göl var. Birisi Gökçeova Göleti. Yapma bir göl. Kartal Gölü ise dağın arkasında. Ona gitmek için epey bir yol gitmemiz gerekiyormuş. Dağlık arazide stabilize bir yolda yaklaşık 40 km. yol alacağımızı öğrenince Kartal Gölü’nden vazgeçtik ve Gökçeova Göleti’ni kendimize hedef yaptık. Yemyeşil ağaçların arasında keyifli bir yolculuğa çıktık.

Bu dağların her yerinden sular fışkırıyor.. Nereye baksak küçük bir açık bulup kendini yeryüzüne yol yapan kaynak sularıyla karşılaşıyoruz. Yukarılara çıktıkça havada o sıcaklığını kaybetmeye başladı. Artık arabada klimayı bile açmamıza gerek kalmadan yol almaya başladık. Serin sularda bol bol arabanın lastiklerini serinlettik, sık sık durup ağaçların kokusunu içimize çektik ve buz gibi kaynak sularında kendimizden geçtik.

2041 rakımlı Altınsivrisi tepesinin eteklerine ulaşıyoruz sonunda. Gökçeova Göleti bu tepenin eteklerinde… Kaç metredeyiz bilmiyorum 1800 civarı olmalı. “Gölete gelince sağa giderseniz 1 km. ötede suyun gözü vardır. Dikenlerin arasında çok güzeldir.” demişti Mehmet Ali bey. Biz suyun gözünü ilerleyen saatlere bırakıp soldan devam ettik. Gölün etrafında bir tur atalım istedik. Yaşlı bir çam ağacı vardı ama onun dibi başka aileler tarafından kapılmıştı.  Biz de onları rahat bırakarak biraz daha ileriye şöyle sessiz sakin kafa dinleyebileceğimiz bir ağaç altını hedef belledik kendimize.

Gölet gerçekten beğenilmeyecek bir yer değil. Manzara insanın göz zevkini okşuyor. Ve serinlik.. Hafif serin bir esinti var. Ne çok sıcak ne de çok soğuk, tam bahar havası. Hafifçe tenine değer serin rüzgar…Allahım dedim işte bu. Burada yaşamalı insan. Yazın yaylalara kaçan insanları çok daha iyi anlıyorum. Açık olduğunu zannettiğimiz tesisin kapalı olduğunu görünce üzülüyoruz. Kışın fırtınadan hasar görünce onarmamışlar ve bu yıl da açmamışlar. Oysa gölette alabalık ve sazan yakalayabileceğimizi ve tesiste yiyeceğimizi düşünmüştük.

Göl kenarında yürüyüş yaparken kurbağalar varlığımı hissediyor ve göle zıplıyorlar. Ara ara göletten gelen vıraklama sesleri ile birlikte şarkı söylüyorlar. Ben ise etrafın sessizliğinde daha önce fark etmediğim sesleri duyuyorum.

 


Bir ağaç gölgesinde yere kilimlerimizi serip bir an gözlerimi kapatıyorum.. Görme duyumu yok ettiğim anda duyma ve koku alma duyumu harekete geçiyor. Etrafımdaki ağaçlar esintiyle dallarını ve yapraklarını harekete geçiriyor adeta alkış tutuyorlar aralarından gelen kuş cıvıltılarına. Bir arı başımın üzerinde dolanıyor.. Az ilerden çok farklı bir kuş sesi geliyor. Çayırlarda otlayan ineklerin hareket ettikçe boyunlarındaki çıngırak sesleri geliyor kulağıma. Hele o atların ara ara kişnemesi bu orkestraya ahenkli bir darbe vuruyor.

Burnuma gelen kokulara odaklanıyorum. Çam ağaçlarının kokusu çok keskin. Rüzgar estikçe hafif bir gübre ve kekiğe benzeyen bir ot kokusu getiriyor burnuma.

Gözlerimi açtığımda ise bütün bunlara birde eşsiz göl manzarası eklenince daha ne isteyeyim söyler misiniz. Dünya cennetinde değilse neredeyim.

Ne yorgunluğumuz kaldı ne de stresimiz.. Ben kitabımı açtım keyifle okudum.. Hafif pinekleyerek, ara ara uyuklayarak saatlerce zaman geçirdik. Hiç dağdan aşağıya inesimiz yok.. Burada çadır kursak ne güzel olur diye hayal bile kuruyoruz. Arabanın arkasında çadır da var..Ama Marmaris’in dibinde ki bir koyda, şu an yaşadığım sitede, sokakta yürürken kedi ve köpek yerine, bizimle dolaşmaya çıkan domuz ailelerimiz ve tilki kardeşlerimizle nasıl iyi geçindiğimizi hatırlayıp burada Allah’ın dağında çadırımızı ziyaret edecek hayvan kabilelerini düşünmek küçük de olsa fikrimizi değiştirdi. Belki arkadaşlarla kalabalık bir grup olarak gelmenin daha hayırlara vesile olacağında karar kıldık. Tabi işin içinde bir de açlık var. Biz tesis ve alabalığa güvenip hazırlıksız geldiğimiz burada mangal yapmak yerine arabada bulduğumuz çerezlerle idare etmek durumunda kalınca akşamı çok da geciktirmeyip yolcu yolunda diyerek arkamıza baka baka dönüşe geçtik.

 

 

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Ağla Köyü ve Gökçeova Göleti’nde Haftasonu” üzerine 9 yorum

  1. Mavi Elmas dedi ki:

    Çok teşekkür ederim Mehmet bey. Umarım anlatımlarımda bir hata bir kusur yoktur. Saygılar ve sevgiler tüm Ağla yaylasına.

    Cevapla
  2. MEHMET ALİ ACET dedi ki:

    “Trabzon’daki Dönerdere’yi bize getirmişler,cümlesi yanlıştır.
    Doğrusu;Trabzondaki insanları Van Dönerdereye getirmişler bu köylerdeki insanları Köyceğiz Dalyan ve çevresine getirip yerleştirmişler.Düzeltirseniz sevinirim.

    Cevapla
  3. Mehmet Ali ACET dedi ki:

    Trabzonluları Van Dönerdere’ye,Van Dönerderedeki insanları Dalyan ve çevresine yerleştirmişler. Bu şekilde düzeltirseniz sevinirim. Yeni gezi yazılarınızı bekler,başarılar dilerim, selamlar.

    Cevapla
  4. Mavi Elmas dedi ki:

    Düzeltmeniz için teşekkür ederim Mehmet bey. Arada böyle hatalar oluyor ne yazık ki. Saygılar.

    Cevapla
  5. SeyfettinKaradoğan dedi ki:

    Değerli ablacığım gerçekten Yayla Köyünü çok güzel anlatmışsınız. Söylecek daha fazla birşey bulamadım ben şahsım adına, bende 1991-1992-1993 yıllarında O taşların çıktığı yerde bulunan İmam Evinde kaldım. O köyün imamlığını yaptım. Mehmet Ali bey de Öğretmen idi tanıyorum ve beraberdik. Şu an Manisa-Alaşehirde Polis Memuru olarak çalışıyorum. Mevlam nasip ederse günün birinde Yayla Köjyünden bir ev alaçağım. Ayrıca Cep Tel.0505-541 81 66 dır.

    Cevapla
  6. mavi elmas dedi ki:

    Teşekkür ederim Seyfettin Karadoğan. Bu köyde gezmek benim ićin de bir keyifti. Beğenmenize sevindim

    Cevapla
  7. MEHMET ALİ ACET dedi ki:

    Yaylamızı böyle güzel tanıttığınız için teşekkürler.yine bekleriz.iyi günler iyi seyahatler.yeni gezi yazılarınızı merakla bekliyorum.

    Cevapla
  8. Selahattin Tümer dedi ki:

    Sayın Mavi Elmas,

    Ağla köyünü o kadar güzel ve canlı anlatmışsınız ki, o suların sesini, yaylanın serin esintisini ve doğanın huzur veren renklerini hissetmemek mümkün değil. En kısa zamanda bu köyü gezip görmek istiyorum.

    Cevapla
  9. esat ıssı dedi ki:

    Teşekkürler.Güzel bir gezi yazısı olmuş.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir