İçeriğe geçin

Antakya

Türkiye’de en çok yapmak istediğim gezilerden biri Antakya gezisiydi. Tam bir dinler ve kültür mozağinin bir arada olması beni cezbeden yanıydı. Düşünsenize bir kente gidiyorsunuz ve Sunnisi ve Alevisi ile Müslümanları; Yahudisi ve Musevisi ile Katoliği, Ortodoksu, Protestanı ile Hristiyanları bir arada barındıran bir dinler mozaiğini keşfediyorsunuz. Ve bunların tabiî ki Cem evleri, camileri, her cemaatin ayrı ayrı kiliseleri ve sinegoglarını bir arada buluyorsunuz. Küçük bir toprak parçasında ibadet yaptıran imamını, papazını, piskoposunu, hahamını ve rahiplerini tanıyorsunuz. 

 

Bir arada kardeşçe, saygıyla, sevgiyle yaşayan bütün bu insanlar ve ister istemez bunların yanında Arap kültürünün hissedilebilir etkisini duyumsuyorsunuz… Etkileyici bir yumak. Sarı sıcaklarda yol boyu ilerlerken etrafımı seyrediyorum. Belleğime kazırcasına haritayı inceliyorum. Amanos dağlarından geçerken coğrafyanın değişken etkisini hissedebiliyorum. İskenderun’dan gelirken üzerinden geçtiğimiz daha doğrusu üzerine çıkıp aşağı indiğimiz dağlar Amanos dağları. Antakya ise Amik ovası üzerine kurulmuş. Bütün o muhteşem salataların, otların kaynağı bu verimli Amik ovası. Hatay’da kalmak için bir sürü seçeneğiniz var. İskenderun, Arsuz, Antakya, Harbiye… Her birinde kalma/konaklama olanakları var. Ama gitmeden otel durumlarını öğrenmek isterseniz size Trivago sitesine bir bakmanızı öneririm. Yeni keşfettiğim bu site, geziler öncesi büyük kolaylık. Hangi şehre giderseniz gidin hem otellerin durumu ve fiyatlarını, hem de otellere gelen yorumlarla kolay seçim imkanına sahip olursunuz.

Biz otelimizi Arsuz tarafında ayarladıktan sonra, bu verimli ovaları geçip doğrudan Antakya’nın güneyine inerek Titus tünelini görmek için Çevlik mevkine  gidiyoruz. Çevlik mevki Antakya’nın deniz kenarında. Titus tüneli tarihi için ise M.Ö. 300’lü yıllara dönmemiz gerekiyor. O zamanlar burada Seleukeia kenti var. Bu kent Anadolu’da Seleukosi Nikator tarafından kurulan çok sayıdaki şehirlerden biri. Ayrıca Mitolojide Orpheus’un ülkesi. Eğer bu gezi yazısı çok uzun yer kaplamaz ise biraz mitolojiden de bahsederim.

  Not: Seleukosi İskender öldükten sonra dört büyük komutanı Makedonya, Yunanistan, Anadolu ve Mezopotamya’yı paylaşırlar. Bunlardan Seleukoslar Anadolu’yu ele geçirenlerdir. Nikator ise Antakya şehrinin kurucusu Makedon general. Şehre, babası Antiochus’un isminden gelen “Antiocheia” adını vermiş.

 

Tekrar konumuz Titus Tüneline dönelim. M.Ö.300’lü yıllarda burada ki Seleukeia limanı yapılınca deniz trafiğinin merkezi haline gelir. İhracat ve transit ticareti kentin zenginliğinin kaynağı. Tabi bu limanı o zamanlar sel suları tehdit ediyor. Tahminen, taşkın zamanlarında sular ve getirdiği birikimler, aşağı kent ve liman açısından tehlikeliydi. Sel sularının getirdiği kum ve çakılların limanı doldurmaması için İmparator Vespasianus zamanında Romalı mühendisler önce 1 km. kadar uzunluğunda bir set yapmışlar. 1.000 kişilik esir ordusu 10 yıl boyunca çalışmış kayaları delmiş ve muazzam bir kanal açılmış. Niye muazzam dedim, çünkü yüksekliği 7, genişliği 6, uzunluğu ise tam 1.380 metre. Bu tünel için Roma mühendislik harikası deniliyor. Bu yapının bir kısmı üstü açık kanal şeklindeyken yaklaşık 130 metresi de kapalı tünel şeklinde. Tünelin yapımına Vespasianus zamanında başlanmış olsa da oğlu imparator Titus zamanında bitmiş. Bu yüzden Titus tüneli deniliyor. Zavallı köleler.

Bizler bir müddet kanalın içinden yürüsek de, tünelin içine tam giremedik. Çünkü bölüm bölüm taşlarla kapanmış bu yüzden de daha çok tünelin yan tarafındaki patikadan ilerlemek zorunda kaldık. Yolda giderken dikkat ediyoruz çünkü yeşilliklerle kapatılmış fakat sol tarafımız tünel olduğu için 7 metrelik bir uçurum var. Bu yüzden tek sıra halinde dikkatli ilerliyoruz. Tünele yukarıdan bakıp bakıp duruyoruz.

 

  Biraz yukarıdaki antik şehir haritasını incelerseniz Seleukeia aşağı şehir ve hemen kuzeyinde tepeler ve yamaçlar üzerine kurulmuş yukarı şehir olarak kurulduğunu görüyoruz. Bu yüzden yürüyüşümüz esnasında Titus tüneli haricinde günümüze kadar ayakta kalabilen yapı kalıntılarından şehir surları ve kapılarından bir kısmını, aşağı şehri yukarı şehre bağlayan kayaya oyulmuş basamakları içeren yol sisteminden bazı kalıntılar ile karşılaşıyoruz.

Su sesleri geliyor hemen kenarlardan. İnce su kanalları var. Yürüyüşümüz boyunca usul usul akan şırıltısı bize eşlik ediyor. Amaç ekinleri korumakmış. Bunlar aşağı şehir ve yukarı şehrin su ihtiyacını karşılayan kayaların içine oyulmuş dağıtım kanalları ve su yolları.

Titus tünelinin üzerindeki taş örgülü kemerli bir köprünün yanında bir yerden artık Beşikli Mağaraya doğru ilerlemeye başlıyoruz. Doğrusu kanala odaklandığım için böylesi bir toplu mezar görmeyi beklemiyordum.

Beşikli mağaranın dışarıdan çok güzel bir etkisi vardı. Özelikle sütunların görkemli görünüşü etkileyici. Burada deniz olduğu için dört tane sütunun üzerindeki bir deniz dalga etkisi yaratılmış.

 

Biraz daha aşağıya, mezarların içine iniyoruz.

Mağaranın içi büyüklü küçüklü mezarlarla dolu durumda. Aslında burası birbiriyle bağlantılı dört mekandan oluşuyor ve tabana ve yan duvarlara oyulmuş toplam 93 mezar var. Mezarların hepsi de ilk günkü kadar sağlam ve birbirine bitişik. Sadece mağara içerisinde değil Beşikli Mağara’nın çevresinde de kuzey, doğu ve güney yanında kayalık içine işlenmiş pek çok kaya mezarı var.  Bu  mezarlarla ilgili İnternet’te birkaç farklı bilgi aldığımdan rehberimize sordum. Her yerde kral mezarları ya da veba yüzünden ölenlerin toplu mezarı dense de rehberimiz bunların kral mezarları değil o dönemdeki ileri gelmiş bir veya birkaç aileye ait olduğunun düşünüldüğünü söyledi. Ama bence bir veya birkaç aileye ait olması için fazla mezar vardı. Şehir mezarlığı gibiydi mübarek.

 

Dönüş yolunda ise karşımızdaki manzaraya odaklanıyorum. Solumuzda arkadaki dağ Kel dağ. Onun arkasındaki de Suriye Laskiye şehri. Suriye burnumuzun dibinde. Titus tüneli Çevlik sahilinin hemen üst tarafında olduğu için, buradan sahilin görüntüsünü seyretme imkanınız var. 14 km. uzunluğunda kumsal çok çekici görünüyor. Sahile vuran dalgaların beyaz köpüklü görüntüsü keyif veriyor insana. Eskiden burada sel suları denizle kavuşurmuş şimdi insanlar denizle kavuşuyor bu kumsalda.

 

Titus tünelini gezdikten sonra artık Antakya mutfağının güzelliklerini görmeye geldi. Yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğini gördüğünü anlat derler ama ben yediğimi içtiğimi de anlatacağım. İştahıma düşkünüm bu yüzden fotoğraflamayı en sevdiğim kısım buraları oluyor:)). Biz yemek için bol yeşillikli güzel bir manzarası olan Kule Restaurant’ı seçtik. Tavsiye edilir.

 

Böyle mutfağı ile ünlü bir şehre gelirseniz tabiî ki kebapların yanında envai çeşit mezelerinden yemeniz gerekir. Benim favorim kesinlikle humus. Herhalde bir hafta boyunca her öğünümde her fırsatta yemişimdir. Tek kelime ile nefis. Bizim evde yaptıklarımız halt etmiş. Buranın nohutundan mı, suyundan mı, yağından mı bilmiyorum ama doyamadım tadına bir türlü. İkincisi ise taze Zahter salatası. Bir çeşit dağ kekiğinin tazesinden salata yapılıyor. Kurusu ise et yemeklerine konuluyor. Bütün mezeleri bilirdim ama taze Zahteri ilk defa burada tattım.

  Cevizli biber, yeşil zeytin salatası, acılı ezme, babaganuş..ve daha niceleri… mezelere karşı özel bir sempatim var.. damak zevki bu damak.. Oturup anlatacağım şimdi tek tek ama bana “bu ne kardeşim yemek sitesi mi?” diyeceksiniz. O yüzden sustum.

 

Böyle bir yemeğin zirvesi tabi ki Künefe. Sonuçta Antakya’nın simgesi olmuş bu nefis tatlı. Nereye giderseniz gidin künefeciler mutlaka karşınıza çıkıyor. İçinde çatalı batırdığımız anda uzayan özel peyniri ile Antakya dışında başka yerde böyle künefe yiyemedik. Damağımda lezzet baloncukları oluştu bütün damarlarıma yayıldı.

 

Harbiye

  Hava sıcak her ne kadar yemekten sonra mayışmış halde olsak da çayımızı kahvemizi güzel şelaleler eşliğinde içelim diye bu sefer Antakya’nın en eski zamanlarında bile sayfiye yeri olarak kullanılan Harbiye’ye doğru yola koyulduk.

Harbiye’ye girer girmez ilk dikkatimi çeken şey şelaleler ve su sesi diyeceğimi sandınız ama değil, aksine Arap plakaları lüks arabalar oldu. İnanamazsınız kendimi Suriye’de falan hissettim. Arapların bu ne rağbeti böyle? Sıcak memleketlerinden yemeye içmeye serinlemeye Harbiye’nin şelalelerine geliyorlar.

Burası Antakya’ya 6 km. mesafede bir yer, burnunun dibi yani. Günümüzde olduğu gibi Antik Roma zamanında da Antakya’nın sayfiye yeri olarak geçermiş. Vakti zamanında burada sular daha bolmuş, daha serin, daha bir güzel bir dolayısıyla cezp edici olduğundan çok sevilerek gelinen bir zevk-i sefa yeriymiş. Şehir içinde yaşayan zengin ve yöneticilerin saraylarının yer aldığı bir eğlence mekanı imiş. Eski zamanda buraları öyle bir anlatılıyormuş ki yazlık villalarıyla, çok güzel tiyatrolarıyla, tapınaklarıyla günümüzün Bodrum’u zannedersiniz. Hatta Cleopatra, Antinaus ile evlendikten sonra bir kışı da burada geçirmiş. Peki o dönemlerden  günümüze ne kaldı derseniz tabi ki hiç bir şey kalmadı. Depremlerden çok hasar görmüşler. Villaların tabanlarındaki mozaikleri hala görebilirmişiz ama ben görmedim. Onun dışında kalıntı olarak pek bir şey yok. Kalanlar toprak altındaymış. Mesela bir yer ismi söylemişlerdi ismini unuttum. Oranın tam adlında antik bir tiyatro olduğu söyleniyor. Ve öyle bir tiyatroymuş ki içinde havuz falan varmış. Hiç böylesini gezmemiştim. Ama bunlar şimdilik toprak altında. Bu gidişle yüzlerce yıl daha orada uyumaya devam ederler.

 

Kesin olan bir şey varsa oda Harbiyenin bölgenin en güzel, en yeşil, en huzurlu cennet köşesi olduğu. Defne ağaçları arasında suların çağlayıp gürüldediği nefis bir mesire yeri. Bu yüzlerce yıl önce de böyleymiş şimdi de böyle. Sırtını dayadığı kayalıktan fışkıran sularla sadece zevk-i sefa değil aynı zamanda şehrin içme suyu kaynağı olduğu için çok çok azalmış durumda. Ama hala güzel antik çağın Daphne kenti.

 

Daphne sevgili Daphne.. Antakya’ya geldiğiniz andan itibaren mitolojideki sevgili su perisi Daphne’nin Zeus’un oğlu ışık tanrısı Apollo’dan kaçış hikayesini dinleyeceksiniz. Öyle çok duyacaksınız ki bütün gezintiniz boyunca Daphne’nin kaçıp Apollo’nun kovaladığı o su kenarından yürümek, gözyaşlarıyla çağlayan şelalelere dokunmak isteyeceksiniz. Yüzlerce yıldır insanlar Daphne acısıyla kutsal saymışlar bu mekanı. Harbiye hep özel olmuş insanlar için…

Apollon mitolojide hızlı çapkının biridir. Sanırım babası Zeus’a çekmiş bu konuda. Bir gün Harbiyeden geçerken su  kenarında güzeller güzeli Daphne’yi görür. Görür görmez de çok beğenir ve ona yaklaşmak ister. Daphne ise Apollon’un kim olduğunu bilir ve niyetinin iyi olmadığını anladığından kaçmaya başlar. Daphne kaçar Apollon kovalar.. Daphne kaçmaya devam eder Apollon kovalamaya… Dere boyunca yukarı koşan Daphne sonunda yorulur, bakar ki yakalanacak kurtulamayacak durur ve yalvarmaya başlar.

“Toprak Ana, n’olur beni ört, beni sakla, beni koru.”

Toprak Ana bu yalvarışlara dahayanamaz. Daphne’nin dualarını gerçekleştirir onu saklar.. Birden Daphne’nin ayakları toprağa kök salmaya başlar, vücudu ağacın gövdesine, kolları ise dallarına dönüşür. Daphne’nin çok güzel saçları varmış onlarda bu ağacın yapraklarını oluşturmuş. O ağaç ne ağacı derseniz işte harbiyede nereye baksanız karşınıza çıkacak olan Defne ağacı… Peki ya o dökülen gözyaşları boşa mı gitti sanırsınız, onlar da Harbiyedeki işte bu şelaleleri oluşturmuş.

Apollon ise bütün bunlardan şaşkına döner. Karşısında yükselen Defne ağacına bakar ve; “Bundan sonra sen, benim kutsal ağacım olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yapraklarını başıma çelenk yapacağım. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yan yana geçecek” der.

Ve dediği gibi de olur. Yüzlerce yıldır bütün kahramanlıklarda başlarına defne yapraklarıyla taçlandırıldıklarını fark etmez misiniz? Defne ağacı o gün bugündür kutsaldır kutsallığını korumaktadır. Bugün defne ağacının yapraklarından sabun yapılıyor.. Dedik ya Daphne’nin çok güzel saçları vardır işte bu yüzdendir Defne sabunu saçlara çok iyi gelir derler. İşte bu yüzdendir Harbiye de her yerde bu sabunlara rastlarsınız.

 

Buraya gelince yapılması gereken en güzel şeyi yapıyoruz. Su kenarlarında çöreklenmiş lokantalardan kafeteryalardan birine oturuyoruz. Gözlerimizi kapatıyoruz ve Apollon’dan kaçan güzel kızın dönüştüğü defne ağaçlarının yapraklarından fışkıran kokuyu içimize çekiyoruz.  Bedenim ve ruhum yenileniyor adeta. Yeşil yaprakların çınar ağaçlarının çağrısını duyuyor, toprak ananın bağrından kopan suların çağıltısıyla sıcak çayımı yudumluyorum.  Sizler kahvenizi nasıl içersiniz?

Kadının yaptığı gözlemeler enfes görünüyordu. Sağ taraftakine “Ihbeyzi Mehşi”. İçi dolu ekmek anlamına geliyor. İçli köfte hamurunun bastırılmış hali. Antakya yemek yemeği sevenler açısından gerçekten muhteşem bir yer. Denemek, tatmak istediğim o kadar fazla çeşit var dı ki inanamazsınız. Bir kaç kilo alıp geri döndüğümü söylememe gerek yok sanırım.

Burası aynı zamanda ipekleriyle ünlü. Bol bol ipek ve el dokuması mağazası görebiliyoruz. Bende tabi ki eksik kalmadım bu ipeklerden. Kendime dini yerleri gezerken, camilere girerken takayım diye bir eşarp aldım. Tezgahların üstü ise hediyelik eşyalarla dolu.  Burada bir uyarı yapayım Eğer buraya gelmişken defne sabunu alacaksanız karton kutuda belli bir markada olanlardan almak lazım. Öbürleri tam defne sabunu olmayabiliyormuş.

Yolda giderken yanından geçtiğimiz Meclis binasının içini gezmek isterdim şahsen. Şimdilerde kültür ve sanat merkezi olarak hizmet veriyor. Bir kaç yıl öncesine kadar ise erotik filmler seyredilen bir sinema salonuyken şimdilerde sanat içerikli olmuş.

Antakya… Antakya… Antakya… Henüz Konstantinopolis (İstanbul) yokken vardı Antakya.. Görkemi, o ihtişamı ile Roma’nın ve İskenderiye’nin yanında en ihtişamlılar arasında yer alıyordu. Ama şimdi haline bakıyorum da güzel mi evet güzel bir şehir kendi içine dönük ve adım adım gerilemiş. İnsanlık bakımından, hoş görü bakımından muhteşem ama bir zamanların en zenginleri arasında yer alan o ihtişamlı şehirden eser yok.


Asi nehri şehri ikiye bölüyor. Asi nehrine neden Asi denildiğini biliyor musunuz? Kuzey yarım kürede nehirler kuzeyden güneye akarlar. Kuzeyden doğar ve güneyde diğer ülkelere giderler. Fakat Asi nehri güneyden doğar kuzeye doğru gider. Yani Lübnan dağlarında doğar Amik ovasının ortasına kadar gelir ve buradan Akdeniz’e geri döner. Amik ovasının ortasına kadar güneyden kuzeye akan nehir ovanın ortasında bir “U” dönüşü yapar ve kuzeyden güneye akmaya başlar. İşte bu nedenle bu nehre asi nehri denir. Bir sınır gibiydi sanki. O Coşkun akışıyla buradaki tarihin canlı tanığıdır bence.

 

Asi nehrinin hemen kıyısında Antakya’nın meşhur Mozaik müzesine geliyoruz. Bu gezinin başından beri heyecanla gezmeyi beklediğim yerlerden birisi burası. Biliyorum ki mozaikleri o kadar zengin ki bu yönde dünyanın ikinci büyük müzesi burası. 34 binden fazla eser. Vay be!

Müzeye girer girmez gözlerim önce meşhur Antakya lahitini aradı. Çok şükür kısa bir arayışla M.Ö. 3’üncü yüzyıla ait lahiti buluyoruz. Üzerinde ki motifler öylesine net seçiliyor ki, büyük bir özenle işlendiği görülüyor. Müzede ayrıca, Hitit döneminden kalma aslan heykelleri ve sütun başları da yer alıyor. Müze bahçesinde ise, eski dönemden kalma taş lahitler, mezar taşları ve sütun başları sergileniyor.

 

Soteria Mozaiği

                                 Tethys Okeanos Mozaiği

 

Ben bu mozaiklere aşık oldum. Pürüzlü yüzeylere tek tek dokunup parmak uçlarımla hissetmek istedim. Bu ne muhteşem işciliktir bu ne sanattır böyle. Fotoğraflardan bu mozaikler size küçük ebatta gibi gelebilir ama değil. Büyük ebatta ki bu mozaikler insana hayranlık uyandıran bir tablo gibi işlenmiş. Her bir mozaik de mitolojik olaylar ve kişiler sembolize edilmiş anlatılmış.

Bu mozaikteki hikaye size bir şey hatırlatıyor mu? Hani yukarıda Harbiye’yi anlattığım satırlarda size Daphne ve Apollo’nun hikayesini anlatmıştım. İşte Apollo’nun Defne’yi kovaladığı sahne resmedilmiş minik minik renkli taşlar tek tek bir araya getirerek.

 

                    Bahtiyar Kambur mozaiği

 

Girişte bizi karşılayan Narkissos Mozaiği, Mevsimler Mozaiği, Aslanlı Sütun Kaidesi…peki hepsi bu kadar mı? Tabi ki hayır. Müzenin darlığı nedeniyle çoğu eser depolarda, bazıları ise bana inanılmaz geldi müzenin bahçesinde yerde sergileniyor. Gördüklerime inanamadım açık havada bu şaheserler zarar görmezler mi? Yağmuru var çamuru var, sıcağı var, güneşi var. Tamam yüzlerce yıl dayanmışlar ama bizim daha fazla özen göstermemiz gerekmez mi? İyisi mi size bir link vereyim. Buradan Antakya müzesini sanal tur olarak gezebilirsiniz. Bence bir göz atın derim. 

 

 

Müzenin etkisi üzerimizden daha geçmemişken başka bir etki alanı içine giriverdik. Bir sonraki ziyaret durağımız Dünyanın ilk kilisesi kabul edilen Saint Pierre Kilisesi. Bizi ilk etkisine alan ise manzarası. bahçesinden bütün şehir ayaklaınıza serilir sanki şehrin biraz yukarısında Habib Neccar dağı eteklerinde bulunduğundan Antakya’ya hakim bir konumda.

 

 

Kiliseye gelince… Müthiş tarihsel değeri var. Burası en başta sadece mağara şeklindeymiş. Daha sonradan yapılan eklentilerle mağara kiliseye dönüşmüş. 12 havarinin başı olan Saint Pierre, İsa’nın ölümünden sonra Hristiyanlığı yaymak için ilk olarak burada çalışmalara başlamış. Aslında buraya ilk olarak Barnabas gelmiş ve daha sonra da St.Pierre… Dolayısıyla bunlar buralarda “tekmi gezileri” denilen gezilere çıkmışlar. Hem de buradaki Antakyalıların finansal desteğiyle. Bunlar Anadolu’ya gitmişler, Kıbrıs’a gitmişler ve Hristiyanlığı yaymışlar.

Barnabas zamanında bu gördüğümüz kilise bir mağara iken St. Pierre zamanında da eklentilerle kiliseye dönmüş. Bu kilise biraz şehrin dışında neden dışında çünkü o zamanlar yine bu faaliyetler biraz gerici dinci bir faaliyet olarak görülmüş. Arada Romalı askerlerin basma ihtimali varmış. Bu yüzden şehrin dışında daha korunaklı olduğu için buraya gelmişler ve burada yaşamışlar.

Bu kilise günümüzde hac yeri neden bu kadar önemli derseniz; bunun bir nedeni de şu. Burada Hz.İsa’ya inanlara “Hristos” yani Hristiyan demişler. Yani Hz.İsa’ya inananlara Hristiyan denmesi ilk burada olmuş. Vay be’ Anadolu sen neler barındırdın bağrında. Bak Hristiyanlığın isim anneliği bile bizde. Ve bu da İncil’de geçiyor. İncil’de “bize ilk defa Hristiyan dendi” şeklinde söylendiği ve buranın cemaatine hitaben söylendiği için burası günümüzde önemli bir hac yeri.

Mağarada ruhani bir duygu var.

  Aşırı büyük bir yer değil. Boyutlar 9,5 m.ye 7 m. yüksekliğinde 13 m. derinlikte olan bir yer. Sonra Pierre zamanında duvarlar yapılmış. 1098 yılında 1’inci Haçlı Seferi’nde Hristiyanlar buraya gelmişler ve egemenlikleri altına almışlar. Onlar geldikleri zaman bazı eklentiler yapmışlar ve biraz daha bu mağara kilise uzatılmış. Ayrıca şu an sunağın ön taraflarında ve diğer yerlerde Hristiyanların kemikleri bulunmuş. Bu sanırım Hristiyan din adamları kiliselerin altlarına gömülmesi geleneğinden kaynaklanıyor. Burada da öyleymiş. Duvarlarda eskiden freskler varmış. Mağaranın bir tarafında küçük bir fresk parçası görünebiliyor.

 

Burada da bir tane oda var ve orada da bir tünel var. Dağa açılan bir tünel. Fakat tünel şu anda kapalı depremlerle kapanmış. Orayı da baskınlardan kaçış yeri olarak kullanıyorlarmış. Tünelin sağında kayalardan sızan suyun toplandığı küçük bir havuz var. Dağdan su damlar ve burada toplanırmış, buradaki su hem içecek hem vaftiz suyu olarak kullanmışlar.

Şurada da gördüğümüz sunak Saint Pierre’nin… 1930’larda Fransızlar tarafından yapılmış ve konulmuş olan parçalar. Kilisenin tarihine bakınca çok yeni bir parça yani. Bu sunağın üzerindeki Alfa (A/α) ve Omega (Ω/ω) Yunan alfabesinin ilk ve son harfleri. Alfa işareti sonsuzluğu gösterirken aynı zamanda ilk gelen Hz.İsayı simgeliyor. Kıyamet gününe yakın Hz.İsa’nın bir daha geleceğine inanılıyor ve onu tasvir etmek için de Omega işareti konulmuş.

Şu anda her ne kadar müzeyse de aynı zamanda izin alındığında ibadet veya dini törenler (evlenme, vaftiz) yapılabiliyor. Buraya Hristiyan olup ayin yapıp hacı olmaya gelenler de oluyor. Bir de her sene 29 Haziranda Saint Pierre günü kutlanıyor ve burası mezhepler çıkmadan önce kurulan bir kilise olduğu için bu törene bütün mezheplerin din adamları katılıyor. Yani burası mezhepleri birleştirici bir yer.

Kendimize hayret ediyorum bazen. Ya burası Hristiyanlığın gerçek anlamda simgesi. İlk Hristiyanlık, ilk kilise. Bu ne demek biliyor musunuz? Topraklarımızın üzerinde mucizevi bir imkan var. Yapın artık güzel bir tanıtım bas bas bağırın yurt dışında. Şirince için reklamı yapan da yurt dışıydı zaten. Ne oldu tıklım tıklım geliverdi insanlar bir reklamla. Herkesin aklında kalıverdi Şirince ismi. Burasının değerini kıymetini bilmek gerekiyor. Bol bol reklam kampanyaları ile Hristiyanlıkla ilgili simgelediği değeri kullanmak gerekiyor. Hangi Hristiyan istemez Dünya üzerindeki ilk kiliseyi ziyaret etmek.

Artık yavaş yavaş şehir merkezi keşfimize başlıyoruz. Daha Katalolik ve Ortodoks kilisesi gezeceğimizi düşününce araya güzel bir cami sıkıştırmak ruhen kendimi daha iyi hissettirdi. St. Pierre Kilisesi şu an müze halinde olsa da gezeceğimiz diğer kiliseler kullanılan ibadet yeri konumunda olduğundan ibadet eden Hristiyanları gördüğümde kendimi tuhaf hissediyorum, daha doğrusu saygısız. Açıkçası tarihi değeri olan kalıntı halinde kiliseleri gezmeyi severim ama, ibadete halen açık olan kiliseleri gezmek rahatsızlık veriyor bana. Nasıl bir gezgin ruhuysa bu…

Habib-i Neccar Camisi Antakya’da Müslümanlar açısından en önemli ibadet yeri. Geçmişi çok ilginç çünkü önce Roma tapınağı, sonra bir kilise en sonunda da cami olmuş. Habib-l Neccar gerçekte M.S. 40’lı yıllarda Antakya’da yaşamış bir koyun çobanıdır. Ve Ku’ran-ı Kerim’de Yasin Suresi’nin ikinci sayfasında da ismi geçmeden Habib-i Neccar’dan bahsediliyormuş. O dönemde Antakya halkı çok tanrılı dinlere inanılıyor ve Habib’de Hz.İsa’nın havarilerine ilk inanan ve tek tanrılı din olarak burada ortaya çıkan Hristiyanlığı gizli gizli yaşayan ve yaymaya çalışan bir koyun çobanı. Sonuçta Romalılar tarafından yakalanıyor. Putperestler Habib-i Neccar’a “bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin ya da ölürsün” şeklinde tehdide başlarlar ve öldürüyorlar. Ama bunun sonucu Roma halkı Allah’ın gazabına uğramış.

Habib-i Neccar’ın türbesi bu cami altında olsa da bir ziyaret yeri de Habib-i Neccar dağında bir mağara. Bu mağara da 1960’lı yıllara kadar hiç sönmeden kandil yakılmış ve mağara içinde parmaklıkla örtülü bir mezar kısmı varmış. Biz mağarayı ziyaret etmedik ama bu mağaranın varlığı Habib-i Neccar’ın öldürülmesinde yatıyor.

İnanışa göre Habib-i Neccar’ın öldürüldüğünde başı bu mağaranın bulunduğu yerde ayrılır, vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir. Bu yüzden bugün vücudu şehit edildiği mağarada, başı ise bu caminin türbesindeymiş.

Cami iç kısmının kuzeydoğu köşesinde, Yasin Suresi’nden bir ayet yazılı bir kumaş ile çevrilmiş bir bölme vardır. Caminin iki kat altında Habib-i Neccar Hazretlerinin mezarı ve türbesi yer almaktadır. Onun mezarı ile birlikte, Hristiyanlığın ilk tebliğcileri arasında bulunduğu kabul edilen Yuhanna, Pavlus ve Şemul Hazretlerinin mezarları da burada bulunmaktadır. Cami Minaresinin sağında Habib Neccar ile Şem’un Safa’nın, solunda Yahya ve Yunus’un türbeleri var.

Bizler her zaman mübarek kişilerin, ermişlerin kabirlerinin bulunduğu yerlere büyük saygı göstermişiz, ziyaretler yapmışız adaklar adamışızdır. Burada sadece anlamadığım nokta şu oldu. Habib-i Neccar Hristiyanlık dini uğruna öldürülmüş bir kişi. Elbette Hristiyanlık Hak din ve Hz.İsa da peygamberlerimizden biri. Ama Habib Neccar adına bir dağ, bir mahalle, bir cami, vakti zamanında cami yanında medrese, zaviye, içinde Habib Neccar’ın adının geçtiği ilahiler, maniler söyleyip, türbesinde adaklar adayıp, çocuksuz olanların çocuk, ev, araba sahibi olmak için dualar edilmesine vesile olacak kadar Müslümanlar için neden bu kadar önemli onu anlamadım. Habib-İ Neccar’ın İslam alemi için değeri nereden geliyor? Yasin Suresi’nde geçmiş olmasından mı? Bunu eleştirmek için değil, gerçekten konu hakkındaki bilgimin yetersiz olduğunu düşündüğümden sorguluyorum çünkü kafamda soru işareti oluştu. Antakyalı bir arkadaş bu satırları okusa da bizi bilgilendirse çok sevineceğim.

Mistik ve gizemli bir şehir. dar sokaklarını gezerken kendimizi çok farklı bir ortamda buluyoruz. Ezan sesleri ile çan sesleri birbirine karışıyor. Ara sokaklara girdiğimiz anda, Özellikle Uzun Çarşı’nın arkasından Saray caddesine geçildiğinde burada eski Antakya evlerine rastlıyoruz. Bu evlerin bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı ise harap durumda. eski Antakya evlerinin çoğu, iç avlusu olan mekanlar.

Yine de Antakya sokaklarında dolaşmak keyifli olsa da düş kırıklığı yaşattı bana. Bir zamanların en büyük en gösterişli şehirlerinden biri olmuş. Oysa şimdilerde baktığımda o eski görkeminden eser kalmamış. Bakımsız yollar, yollarda çalışmalar, bir karmaşa hakim Antakya’ya…

Katolik Kilisesi ise, 19. Yüzyılda Osmanlı padişahından alınan özel bir izinle eski bir Antakya evinden kiliseye dönüştürülmüş ve ibadete açılmış. Kilisenin kapısından girer girmez yine bir avlu karşılıyor bizi. Doğrusu gördüğüm yerler içinde en etkileyici avlu bu oldu.

Kilise hala kullanımda. Kullanım halindeki kiliseleri gezmeyi çok sevmediğimden ve rahatsızlık vermemek adına içinde fazla oyalanmadım. Ama yine de çarçabuk bir göz gezdirdim. 

Kilisenin asıl özelliği ise ikinci katına çıktığımızda gördüğümüz manzara. Hem kilisenin çan kulesini hem de bitişiğinde yer alan Sarımiye caminin minaresini birlikte görüntüleme imkanını yakalayabiliyoruz. Antakya’yı tanıtan pek çok broşürde bu kareye rastlarsınız.

Kilisenin dışındaki dar sokakta kavanozlar içinde ham ceviz reçeli satılıyordu. Bize özellikle ceviz reçelini gayrimüslümlerden almamızı tavsiye ettiler. Nefis oluyormuş. Kesinlikle doğru söylemişler, zira reçel tek kelime ile enfesti.

Antakya sokaklarında adım başı bir dönerciye, dürümcüye, kebapçıya rastlayabilirsiniz. Baktığınız her yerde bir künefeci, kadayıfçı görebilirsiniz. Göremeyeceğiniz şey ise bir fast-food dükkanı. İstediğiniz kadar arayın bulamazsınız. Gerçekten gözümün alıştığı bu marka dükkanları aradım bulamadım, sonunda dayanamadım sordum. Sokmamışlar şehirlerine kültürlerine fast-food ürünlerini. Şöyle sıkısından bir Helal be! dedim. Antakya’nın simitleri ise ne farklı değil mi? Daha ince bir yapıya sahip. Çubuk dediklerini de çayın içine batırıp tüketmeyi seviyorlar.

 

Gaziler Evi ise eski Antakya evlerinden biri. Dar sokaklar arasında yer alan eski Antakya evlerinin çoğu, iç avlusu olan mekanlar. Biz de Gaziler Evi’ne girdiğimiz anda bir avlu karşılıyor bizi. Yaşam büyük ölçüde bu avlunun içinde geçiyor. Avlunun içinde köşede daha yüksek bir taşlık bölüm var. Evin büyüklerinin, evin erkeğinin oturduğu seki kısmı. Yazın buraya kilimler minderler atılıp oturuluyormuş.

Gaziler evini bu kadar anlatmak istememin sebebi ise bir ağaç. Antakya da birçok evin avlusunu nar, portakal ve mandalina ağaçları süslüyor. Gaziler evinin bahçesinde ise Antakya’ya simge olmuş bir ağaç var. Bu ağaç konuşuyor hem de çok önemli bir mesaj iletiyor. Diyor ki;

  “Meyvelerimiz çeşitli olsa da, kökümüz aynı.”

Bu mesajı nasıl veriyor biliyor musunuz? Tek bir gövde üzerinde beş ayrı meyve barındırarak. Portakal, ağaç kavunu, altındaki daldan limon, en alttan da mandalina geliyor gördüğüm kadarıyla. Bunların hepsi tek bir gövde üzerine aşılanmış ve büyümüş. Hayranlıkla seyrettim dalların arasında yan yana duran limonu, ağaç kavununu, mandalinayı..

Aynı zamanda Hatay’daki yaşamı temsil ediyor bu ağaç. Burada her dinden her mezhepten insan yaşıyor. Hepsi bir arada yaşamak zorundalar. Hepsi bir arada çok da güzel kardeşce çok da güzel yaşıyorlar. Düşünün ki “bu ağacın kökü kurursa top yekun hepsi kurayacak”. Bence sadece Hatay’daki yaşamı değil, Türkiye Cumhuriyeti topraklarındaki yaşamı da simgeliyor.

 

Antakya’nın hakkında çok fazla bilgi bulunmayan camilerinden biri Sarımiye camisi. Avlu girişinde yer alan yazıtına göre Sarımı Hacı Halil tarafından yeniden tamir ettirilmiş. Ama bu Sarımı Hacı Halil kimdir bilinmiyor. Ama Hacı Halil’in lakabı Sarımi olduğuna göre Sarımı sözcüğü Arapça’da ‘keskin kılıç” anlamına geldiğinden o dönemde güçlü bir kişi olduğu düşünülüyor. Vakti zamanında bir de medresesi varmış bu caminin.

Caminin kesme taş minaresi, yapıdan kopuk olarak avlunun güneyinde tek başına yer alıyor. Bu minare aynı zamanda Katolik kilisesinin terasına çıktığımız da Antakya’nın simgesi olmuş fotoğraf karelerinden biri olan çan kulesi ile aynı kareye giren minare.

Uzun çarşıya adımımı attığım gibi baharat ve kahve kokuları geliyor burnuma.. Antakyanın en canlı noktalarından birisi. Özellikle satılan yiyecekler gözlerimi şenlendiriyor ağzımı sulandırıyor. İnsanın her şeyden alası, gördüğü her şeyi tadası geliyor. Zeytinyağından çökeleke, çeşitli peynirlere, künefelere, salçalar, envai çeşit baharat, kurutulmuş sebzeler ve yöresel lezzetler. Ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Ben neredeyse gördüğüm yöresel her şeyden aldım. Özellikle de humus yapmak için nohut unuyla doldurdum çantalarımı.

Bir dükkana alışveriş için girdiğimde önlerine lahmacun gibi hazırlanmış ama daha kalınca bir şey almış yiyorlardı. Hemen dikkatimi çekti yanaştım usul usul. “Biberli Ekmek” dedikleri buymuş meğerse. Tepelerinde dikilmenin doğal sonucu olarak hemen bir parça koparıp verdiler. Bayıldım tadına. Durur muyum, hemen yapan esnafa yöneldim ben de. aslında bakarsanız şeklini daha ekmek gibi bir şey hayal ediyordum bu yassı bildiğin lahmacun şeklinde.

Antakya’da nereye giderseniz gidin kasabı ve fırını yan yana görürsünüz. Esnafta, ev kadınları da aynı Adıyaman’daki uygulamayı yapıyor burada. Kasaba ne istiyorsanız söylüyorsunuz kasap güzelce eti tepsiye diziyor üzerine sebzelerini koyuyor yandaki fırına veriyor. Fırında bir güzel pişirip size gönderiyor. Keyfe bak bundan daha güzeli var mı?

Eğer künefe nasıl yapılıyor öğrenmek istiyorsanız bunu en güzel Uzun Çarşı’da görebilirsiniz. Künefe hammaddesi kadayıfın yanıbaşınızda yapıldığı dükkanlarla dolu etrafımız. Ben de hemen dükkanın birine yanaştım usul usul… Ah! bir de güzel güzel sohbet etmesi yok mu? Künefenin hamurunun nasıl hazırlandığını, cezve ile kızgın sacın üzerinde gezdirilip mis gibi kavrulmasını izledik merakla… Normal kadayıftan farklı olmuyormuş hamuru.

Vaktimiz doldu ne yazık ki. Artık dönüş hazırlığı yapma zamanı.Daha o kadar gezilecek görülecek yer vardı ki. Bu büyülü ortama bir daha ne zaman gelebilirim Allah bilir…Oysa ne ilginçti Antakya gezisi, ne güzeldi… Bu şehrin hangi yanına baksam bir başka medeniyetin, bir başka inancın ayak izleri ile buluşmuştum…Öyle bir şehir ki “buraya yine gelirim” dedirtiyor.

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Antakya” üzerine 1 yorum

  1. serdar dedi ki:

    Antakya Antakya olalı böyle güzel anlatılmışmıdır acaba? Teşekkür ederiz böyle ayrıntıları girdiğiniz için.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir