İçeriğe geçin

Arsuz/Hatay

Bir akşamüzeri Hatay’ın cennet köşelerinden birine varıyoruzArsuz’a… Sarı sıcakların yaşandığı bu zamanlarda yaptığımız Akdeniz kıyı şeridi yolculuğu sonunda soluğu Arsuz’da aldık.  Amacımız güzel bir Antakya turu yapmak. Ama önce  yol yorgunluğumuzu atmak Arsuz gibi şirin bir yerde birkaç gün dinlenmek.. Aslında şu anda uzun bir Antakya yazısı hazırlarken keşif öncesi nasıl dinlenmek için Arsuz’da mola verdiysem yazıyı hazırlarken de orta yerinde bir Arsuz yazısı çıkarıvereyim dedim.

 

Marmaristen buraya uzun süren yolculuk sonunda karşımızda Uluçınar, namı diğer Arsuza vardık. Gözümüzün ilk gördüğü ise Arsuz çayının üzerinden geçen köprü oldu. Doğrusu buraya girer girmez gözlerim asırlık çınarları aradı. Baktım meydanda öyle ulu çınar ağacı falan yok. Bir çınar ormanı vardır belki dedim.Mesela memleketim Değirmendere’de Çınarlık meydanı vardır. Orada asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde az oturmadık. Ama Arsuzda kaldığım bir kaç gün boyunca tek tük çınar ağaçlarına rastladım. İşin iç yüzünü ise daha sonrasında öğrendik. Ben anlatanın yalancısıyım. Anadoluda isimler Türkçeleştirirken buraya gelen mal müdürü nehir boyunca gördüğü okaliptus ağaçlarını Çınar ağacı zannetmiş. Bu yüzden de Uluçınar ismi konulmuş.


Arsuz sahili olsun içi olsun şirin bir yer geldi bana. Arsuz çayının denizle bi rleştiği yerde köprü var. Köprü’ye geldiğimizde tatlı suyun, denizin tuzlu suyuyla kavuştuğu kıyıyı izliyoruz. Çayın kenarlarında ise restorantlar var. Kimilerinde dere kenarında balkon localar yapılmış. Otur bir köşeye kapa gözlerini, çayın usul usul akışını dinle.. Arsuz bizim için harika bir dinlenme köşesi oldu bizim için.


Özellikle çayın kenarında oturmayı, gazetemi okuyup çayımı yudumlamaya bayıldım. Kaldığım birkaç gün boyunca her sabah bunu yapmayı adet edindim. Önümüzde Arsuz deresi, karşımızda köprü daha ötede Akdeniz’in sıcak yaz aylarında sakinleşmiş dingin suları. Yan masalara laf atıp sohbet etmek hatta hafif esinti altında ayağımı öbür sandalyeye uzatıp şekerleme yapmak bütün yılın çalışma yorgunluğuna şarj etkisi yaptı.



 

Sahili ise beklemediğim kadar uzun Arsuzun.. Bazı yerlerde ise dalgalıydı..Deniz ile ilgili güzel bir anım da var. Her ne kadar Marmariste yaşasamda sıcağı ve güneşe hiç gelemiyorum. Bu yüzden beni öyle öğle sıcağında şezlongda uzanmış güneşlenirken pek görmek mümkün değildir. Kaldığımız yerde bir kaç gün sonra diğer çiftlerle kaynaştık. Hamile bir kızcağız vardı dayanamadı bana “biz çok merak ediyoruz sen niye denize girmiyorsun ne güzel denizi var” dedi. Oysa ben her gün denize giriyordum. Her sabah saat 6:30 da havlumu alıyor plaja iniyor mis gibi denize giriyor henüz yeni doğmuş ortalığı yakmayan güneş altında şezlongda güneşleniyordum bile. Ortalık ıssız in cin top oynuyor. Daha tatilciler yeni uyanmaya çalışırken ben 8:30 da havlumu topluyor, odama dönüyor ve kahvaltıya hazırlanıyorum. Bayan bunu duyunca çok şaşırdı ertesi gün sabahın 7 sinde bir baktım plajda. O saatte denize bayılmış. Üçüncü sabah ise plajda en az 10 kişi olmuştuk.

Birde Arsuzda sıcaklık farkı var çok ilginç geldi bana. Bir muhabbet sırasında yaşlı bir amca “köprünün beri tarafı (Özel Eğitim tarafı) ile köprünün öbür tarafı arasında 1-2 derece fark vardır” dedi. İnanamadım buna bana hiç mantıklı gelmedi. İki tarafta aynı hizada yürüme mesafesi ile kaç adım ki böyle bir fark olsun ama varmış işte.


Her gün bu nehir kıyısında çay bahçelerine giderken veya dönüşümüzde hep aynı sabah saatlerinde çıktığımızdan olsa gerek sokaklarında yürürken fırından çıkan taze ekmek kokusu hep burnumuzu doldurdu. Her gün derin derin içime çektim. Şimdi ne zaman Arsuz muhabbeti geçse aklıma ilk gelen bu ekmek kokusu oluyor.

Düşünüyorum da böylesine güzel bir çayın, önünde çayı yara yara geçen teknelerin varlığı varken neden bu kesimi geliştirmeyip birkaç çay bahçeşi lokanta ile sonlandırmışlar anlayamadım. Turizme çok yatkın uygun bir yer oysa. Çay boyunca doğal güzellikler içinde tekne turu yapmak isterdim. Bütün Akdeniz sahil kesimine baktığımda Arsuz elindeki cevhere nazaran gelişmekte geri kalmış.

Merkezinde bir yerlerde Mario Hanna adıyla bilinen kilise varmış. 1778 yılında yapılmış Avuçiçi kadar Arsuzda ne hikmetse bulamadım. Kesin gördüm ve önünden geçtimde eski kilise olduğunu anlamadım.


 

Akşamları ise ya yine çay kenarında sakin bir gece ya da canlı müzikle eğlenceli akşamlar geçirdik. Arsuzun geceleri daha kalabalık daha eğlenceli. Cafelerin çoğunda canlı müzik var. Ama bu eğlence bizim Marmaris gecelerine pek benzemiyor tabi. Bu gündüz ile gece arasındaki bu canlılık farkı beni şaşırttı.

Adana da meşhur diye bildiğim bici bici tatlısını görünce Adana güzergahını es geçtiğimizden burada denedim. Kırılmış buz parçaları, nar şurubu ile karıştırılıp, üzerine kare şeklinde kesilmiş muhallebi konuluyor. Çok hoşuma gitmese de sıcak yaz akşamlarında serinletici bir tatlı.

Bir efsaneye göre; Antik dönemlerde Antioch olarak bilinen bugünkü Antakya kentinin kurucusu 1. Seleucus Nicetor M.Ö. 300 yıllarında Arsuz’da karaya ayak basmış ve Demetrius’un kızı Stratonica ile burada evlenmiş. Orta çağda Port Bonel adıyla tanınan o günkü Rosun kentinden günümüze de bazı antik kalıntılar ulaşmış. Farkındaysanız size civarlardan antik kalıntılardan tarihi gezilerden bahsetmiyorum bu yazımda. Malum baştan da dedim ya Arsuz bizim dinlenme noktamız. Bu yüzden bir kaç gün boyunca sadece yedik içtik, sabahları denize girip öğleden sonraları uzanıp kitap okuduk ya da gölgelikli bir yerlere kaçıp keyif yaptık.

 

Antakya turuna çıkmadan yemek üzerine ilk keşiflerimi Arsuzda yaptım. Zahter salatasına bayıldım, humus her akşam menüme girdi ve bol bol da humus unu satın aldım. Taze Zahterin kavanozda satılan konservelerinden de aldım ama konserve olmayan tazesi ile yapılanı çok daha güzel. Bütün biberli pideleri, kebapları, çiğ köfteleri Antakya yazımda anlatacağım bu yüzden farklı bir yemeği göstereyim istedim sizlere. İsmi Ahsul kebabı. Uluçınar Ö.E.M. ne ait özel bir spesiyelite.  Adana-Urfa kebabı gibi hazırlanan kıyma incecik dürüm pidesine sarılıyor ve üzerine kaşarla fırına veriliyor. 4 e bölünüp domates sos, pilav ve yoğurt ile servis yapılıyor. Ahşul ismi de Ahmet ve Şule den geliyor. Zamanında burayı yöneten Ahmet bey ve eşi Şule hanım deneme yanılma yöntemiyle bu şekle getirmişler. Ahşul Kebabı son derece lezzetli ve hoş bir sunumdu. Tabağı silip süpürdüm. Ne yazık ki sadece haftada bir kere çıkıyordu bu yüzden tekrar yiyemedim.

Bir kaç günlük dinlenmemizin ardından şimdi sıra Antakyanın keşfine sıra geldi.

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir