İçeriğe geçin

Eskişehir

Günaydın Eskişehir… Sabah şeriflerin hay’r ola… Sabah uyanıpta kendimizi Eskişehirin kucağına atınca çibörekler, cıvıl cıvıl caddeler, öğrenciler, Porsuk çayında gondolla gezmeler, her biri ayrı güzellikte parklar, Anadolu Üniversitesi’nin muhteşem kampüsü ve bahçesi, şehrin dört bir yanını kuşatan heykeller, rengarenk, öbek öbek çiçekler, tramvaylar ile karşılıyor bizi Eskişehir…Hımm! Gezilecek yer notları tamam, fotoğraf makinesi tamam, hava güzel hadi gezmeye başlayalım o zaman…

Bir önceki gün geldiğim Eskişehirde Odunpazarı evlerinin koca bir günü harcatacağını düşünmeyen ben planlarda bir değişiklik yaparak ikinci günümü arkadaşım Behiye ve Nazmiyenin rehberliğine teslim ettim. Eskişehiri keşfetmek için gelmedik mi biz. Hep beraber keşfederiz.

Arkadaşlarımın önderliğinde sabahın erken saatlerinde Eskişehir merkeze doğru iniyoruz. Sabah sabah Porsuk çayı kenarında yürüyüş yapmak belki günün en keyifli saatlerinden biriydi. Çay kenarında yürüyüş yollarında keyifle ilerlemek, etrafındaki hoş kafelerde oturmak güne başlamanın en güzel yolu.

Göksu köprüsü aslan heykeli

Porsuk çayının kenarında rengarenk çiçek düzenlemelerinin, ağaçların serinletici gölgeleri arasında dolaşıyor, ara ara banklarda oturup manzarayı içimize sindiriyor, porsuğun üzerinde düzenlenmiş köprülerden geçiyor, heykellere bakıyoruz. Köprübaşlarında sokaklarda her yerde bu heykeller eşlik ediyor bize.

Bir zamanlar bu çaya şehrin atık sularını döktüğünü bir tekstil fabrikasının çayı rengarenk yaptığını hayal etmek çok zor. Çünkü şu anda üzerinde gondola binip müthiş bir keyif yapabiliyoruz. Dolaşırken Osmanlı dönemi zamanlarındaki halini kafamda canlandırmaya çalıştım. Parlak giysileri içinde elinde güneş şemsiyeleriyle dolaşan kadınlar, başında fesleriyle selam veren erkekler =)) bu nehir neler gördü neler.

Porsuk kenarında dolaşmak çok keyifliydi. Amsterdamıyım diye düşünebilirsiniz. Ben düşünmedim çünkü Amsterdama gitmedim)) Benim amacım Türkiyeyi anlatmak, dünyaya sonra uzanacağız inşallah. Gondol turundan bahsettik ama birde Esbot turları var. Onlardan bahsetmeden olmaz. Öyle bekletmiyorlar zırt pırt minibüs gibi işliyorlar. Bunlar gondoldan daha ucuz hemde parklara bunlarla gidebilirsiniz. Gondola veya Esbota binmeden Eskişehir gezildi denilmesin. Büyük eksiklik.

Eskişehirde benim en beğendiğim yerlerden biri bu Adalar bölgesi denilen bölge oldu. Bir de şehr-i Aşk adası. Bir çok canlı mahalleyi caddeyi içine alan bölge burası. Ada falan deyince uydurmaca bir isim zannettim ama gerçekten de ada varmış. Eskişehir beni çok şaşırttı hani bu yüzden tepeden bir fotoğraf buldum da internetten onu yayınlıyorum. Benim kendi fotoğraflarımda o kadar geniş alamadığım için ada olduğu pek belli değil.

Köprübaşı iskelesine doğru gittik. Birde alışverişin bol olduğu insan kalabalığıyla dolu caddelerde yürüdük. Sanırım Doktorlar caddesi Taşbaşı ve Hamamyolu caddeleriydi. Karmaşık kalabalığı olan caddeleri seviyorum. Benim gibi alışveriş sevmeyen biri bile ilk defa gittiği bir şehirde dükkanlarda değişik şeylere bakmayı sevebiliyor. Zaten burası tam bir öğrenci şehri olmuş. 50 bin öğrenci az bir rakam değil. Günün sonunda anladım ki bu şehirde her şey çok kolay. Heryere kolayca ulaşabiliyoruz. Gezilecek her yere ulaşım çok kolay. Hiçbir zorluğu olmayan bir şehir. İnsanlar için her türlü rahatlığı düşünmüşler.

Şehir merkezi turumuzu yaptıktan sonra Behiye “hadi sizi biraz doğaya götüreyim” deyip Regülatör Piknik alanına götürdü. Yemyeşil bitki alanında gerçektende bir regülatör varmış. Merkezde kalabalık içinde onca saat vakit geçirdikten sonra burası pek dinlendirici geldi. Biz mesire alanında değil orada bulunan bir tesiste Regülateur Restaurantta gürül gürül akan çayın kenarına oturduk.

Yeşilliğin içinde pek keyifliydi. İnsanı rahatlatıcı ferah bir yer. Ceren ve Doğa ise tel kafeslerin içindeki yırtıcı kuşlara bayıldılar. Anneee fotoğraf çek deyip beni çekeleyip durdular.Keşke her şehrimizde böylesi ferah ve rahatlatıcı yerler olsa.

Regülatör alanında iyice dinlendikten sonra Eskişehirde mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken yerlerden olan parklara sıra geldi. İlk hedefimiz Sazova Parkı.



Hani bir park böyle mi güzel yapılır. Park deyince benim aklıma haliyle öyle yeşillikli banklı birkaç oturma yerinin olduğu bir yer geliyor. Sazova Parkı 400.000 m² lik alanıyla kocaman bir yer. Bayıldım gerçekten. Bir kere içinde kocaman yapay bir göl var. İçinde ise fıkır fıkır balıklar. Ben bir etkinlik görmedim ama çeşitli su sporları yapılabiliyormuş.

Ve tabiî ki en büyük dikkati çeken gölde bulunan korsan gemisi oldu. Gerçek boyutta yapılmış Korsan gemisi aşırı derece ilgi çekici. Ah şu hayallerim ve ben. İçini gezerken nerelere gittim ne korsan savaşlarına katıldım bir bilseniz.

Ah ahh Atlas okyanusunu aşan May Flowerin benzeri olarak yapılmış. Birebir gerçek ölçülerde.  Özgürce denizlerin havasını soluyan korsanları pek güzel anlatmış. Yelkenler foraaaaa…


Kaptan köşkü pek hoş. Hangi filimde seyretmiştim bilmiyorum birden kendimi o filmde hissettim. Korsanların kaptanı oturmuş piposunu tüttürüyor, yanında papağanı önünde haritası. Gördüğünüz gibi masada papağanda var bir tek korsanımız eksik onuda sizin hayal gücünüze bırakıyorum… Heyooo…

Aşağı katta indiğimizde ise kiler var. Tabiî ki bir de esirleri kapattıkları zindanlar. Mürettebat korsanlarda heralde bu hamaklarda uyuyorlar. Çok etkileyici. Ben kiler mutfak bölümüne bayıldım. Çok gerçekçiydi. Bu gemi de ruh var.

Ve tabi ki korsan gemisi kadar muhteşem görünen Masal şatosu.  Disneyland’da mıyız diyebilinecek kadar güzel ve büyük. Hani öyle göstermelik bir şey değil. Devasa bir saray. Türkiyedeki ve dünyadaki pek çok eserden esinlenerek yapılmış. Her bir kulesi bir mimari eserden yararlanılarak yapılmış.

Çan Kulesi –Diyarbakır, Adalet Kulesi – Topkapı Sarayı, Ulu Kule – Mardin, Burgulu Kule – Amasya, Galata Kulesi – İstanbul, Yivli Kule – Antalya, Kız Kulesi – İstanbul, Sindrella Kulesi – İstanbul.. işten bütün kuleler bunlar. İçini gezmek çok isterdim ama açık değildi. Eğer içide dışı gibi olursa mükemmele erişmiş olur bu park. Lakin biz gezemedik kapalıydı. Böyle uzaktan uzaktan bakmakla yetindik.

Gölün öte tarafında küçük bir gemi vardı. Nuh’un gemisiymiş bir şey yok orada dediler. gezilebiliyor muydu bilmiyorum. Uzaktan gördüm el salladım.

Bilim merkezi& Uzay evini ve Eti Sualtı Dünyasını gezemedim. Ne yapayım zaman yetmedi. Daha kent parka gideceğiz. Ama uzay evi özellikle çok ilgi çekiciymiş. Cereni götürsem belki biraz ilgi duyardı da uzayla ilgilenirdi.  Sualtı dünyasında ise farklı türlerden pek çok balık görebilirmişiz. Güzel bir deneyim olabilirmiş.

Sazova park pek eğlenceli pek güzeldi. Ama Eskişehirin bir diğer güzel parkı Kent Parkı da görmemiz gerekiyordu. Bu yüzden yönümüzü Kent parka çevirdik. Parka girer girmez kocaman bir gölet karşıladı bizi. Porsuk çayına bağlı üzerinde su danslarının bulunduğu gölün etrafında çok hoş cafeler restoranlar dolu. Gölün içinde adacık bile var. Adacıkta öyle çorak bir halde değil basbaya yemyeşil ağaçlandırılmış.  Bayağı da büyük bir park.

Duymuştum ama yinede gözlerime inanamadım. Gerçekten gerçek gibi görünen yapay bir plaj var Eskişehirin göbeğinde. Ama bu yıl bir şey duydum doğrumu bilmiyorum bu alanı yüzmeye kapamışlar. Suyun akışı olmadığından kirlilik yapıyormuş.

Sonuçta porsuk çayı belediye tarafından gerçekten çok iyi değerlendirilmiş. Kim derdi o pis kokular yayan çayın bir gün bu hale gelebileceğini. Başkan bizim oralara da bir uğrasana :(

Parkta bir de çok değişik oyunların bulunduğu bir yer vardı. Bence bu alan kesinlikle bizler içindi çocuklar için değil. Çünkü biz çocuklardan daha eğlendik. zıp zıp zıpladık sular fışkırttık, ipin ucunda döndük durduk. Birazcık sulak oyuncaklardı bunlar :)

Hoş bir bistroda oturup çayımızı kahvemizi içtik. Gölet kenarında bu şekilde oturabilmek Eskişehir gibi bir yerde bulunmaz nimet bence. Gecesi ise ayrı bir havalı, ayrı keyifli.


Eskişehir keşfimizde son durağımız ise Haller Gençlik merkezi oldu. Resimler pek iyi değil şarj bittiğinden abuk subuk bir telefonla çekmek zorunda kaldım.  Eski sebze pazarının restorasyonu ile oluşturulan gençlik merkezine girer girmez büyük bir avlu karşıladı bizi. Ortada masa ve sandalyeler iki yan tarafta ise dükkanlar sıralıydı. İki katlı yapının yan taraflarında bir sürü cafeler, dükkanları ile bence çok görkemli bir yerdi. Dönüş yoluna çıkmadan önce çay kahve molamızı burada vermek büyük bir keyif oldu bizim için. Sanırım Eskişehirde yaşasaydım sık sık takılacağım bir mekan olurdu.

Hallerin içinde ki dükkanlarda lüle taşından yapılmış eşyaların en görkemlilerini gördüm. Eskişehir’in simgesi haline gelmiş bir maden aslında Lületaşı. Öyle ki“Eskişehir Taşı” diye anılıyor. Lületaşını ilk bulan ve lületaşı yer altı yolunu gösteren köstebekmiş bunu biliyormuydunuz. Tabi bu biraz masalsı bir rivayete dayanıyor. Bir yaz günü Karatepe mevkiinden civar başka bir köye gitmekte olan bir delikanlı varmış. Yorulunca, yere oturmuş dinlenip yemeğini yemiş. Birden ayakucunda bir delikten, önündeki beyaz taşı yuvarlayıp çıkaran bir köstebek görmüş. Köstebek delik önünde başlamış yuvarlak taşla oynamaya. Delikanlı taşı köstebeğin elinden alıp evirip çevirmiş ve başlamış bıçağıyla yontmaya.

İşte masal bu ya daha ilk bıçak sürmesinde  insanı ta içten yakan, bir ses: “Ah insanoğlu bana kıymasaydın ya!” diye bir feryat koparmış.  Delikanlı şaşırıp elinden taşı atmış. Taş yere düşünce ayın ondördü gibi bir kız olmuş!… Sonra ufalanmış, yusyuvarlak, tostoparlak bir hale gelmiş. Delikanlının şaşkın bakışları arasında yuvarlana yuvarlana geldiği deliğe girip kaybolmuş. Delikanlı durur mu, başlamış deliği eşelemeye!… Ay batmış gün doğmuş, gün batmış ay doğmuş, ay batmış gün doğmuş… Delikanlıyı arayan köylüler, delikanlıyı 7 kat yerin altına giden dapdaracık bir kuyuda boğulmuş olarak bulmuşlar. Yalnız, derisi yüzülmüş kanlı parmakları sıkı sıkıya birkaç lületaşını tutuyormuş. Hadi ayaküstü size birde hikaye anlatayım dedim.

(İnternet’ten alınmıştır)

Evet Eskişehire gelmişken dost ziyareti yanında yaptığım Eskişehir’i tanıma gezisi bu kadarla sonuçlandı. Ama yanarım yanarım Devrim arabasını göremedim ya ona yanarım. Nasıl es geçtim nasıl kaçırdım burnumun ucundaki bu tarihi bilmiyorum. ben ettim siz eylemeyin. Sırf Eskişehir yazım eksiklik olmasın diye internetten bulduğum bu fotoğrafı koyuyorum. Devrim arabası Türkiyenin 1961 yılında kendisi ürettiği ilk otomobil olma özelliğini taşıyor. Ve üretilen 4 otomobilden kalan bir tanesi Tülomsaş Müzesi içinde sergileniyor. Hikayesini araştırırsanız öğrenirsiniz hatta filmi bile var.

Eh bunların dışında bir önceki Odunpazarı yazımda bahsettiğim meşhur Çi böreği yemeyi ve mat helvanın tadına bakmadan dönmeyin derim.

Biz üç bayanı en güzel şekilde gezdiren ve ağırlayan Behiye, Nazmiye ve Doğaya da buradan çok teşekkürler. Sizleri seviyorum. 

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Eskişehir” üzerine 2 yorum

  1. pelin dedi ki:

    size nasıl teşekkür edeyim bilemedim Mavi Elmas, Eskişehir’imiz daha güzel bir anlatımla anlatılamazdı, ağzınıza sağlık. Olur ki tekrar yolunuz düşerse sizi tanımak isterim yazılarınız çok etkili buldum… Takipteyim

    Cevapla
    • Mavi Elmas dedi ki:

      Teşekkür ederim Pelin Hanım. Güzel şehirler nasıl anlatılabilir ki başka. İnşaallah bir gün yolumuz düşer tekrar. Saygılar, sevgiler.

      Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir