İçeriğe geçin

Odunpazarı Evleri / Eskişehir

İlk kez 2010 yılında gitmiştim Eskişehir’e bir tren yolculuğu ile… İnsanın, yıllar boyunca İzmit gibi bir şehirde yaşamasının en güzel yanlarından birinin tren yolunun bulunması olduğuna karar verdim. Tabi bu 40 yaşına gelmiş benim gibi gezgin ruhlu biri için utanç verici bir ifade. Çünkü yıllar boyunca yaşadığım bu şehirde tren yolculuğunu ilk defa düşünmüştüm. Ayağımın altında araba olmadığından otobüs firmalarının bilet saatlerini öğrenmeye çalışırken verilen bir fikirle tren yolculuğuna karar verdik. 

Ceren daha önce hiç trene binmediği için bende yıllar önce çocukluğumda sadece bir kere bindiğimi hayal meyal hatırladığım için çok cezbedici geldi. Benim gibi kaç kişi bir yolculuğu böylesi çocuksu bir heyecanla bekler bilmiyorum.

Eskide kalmış o cuf cuf kara trenler. Otobüsle üç saat olan yolculuk trenle de üç saat sürdü. Otobüsten daha hızlı neredeyse. Birde tren garı da Eskişehirin tam göbeğinde. Geniş koltuklarda raha rahat oturuyor, sıkıldığında kalkıp dolaşabiliyorsun. Yemyeşil ormanların, sapsarı ovaların arasında hızla ilerliyorsun. Harika giden rahat bir yolculuğun ardından Eskişehir tren garında indik. Bu yolculuğun baş kahramanları kız kardeşim Aylin, kızım Ceren ve ben.

Belki çok şehir gördüğümden belki de Eskişehir fotoğraflarına çok baktığımdan hiç yabancılık çekmedim. Bu şehre gelip de Eski-Şehri yada nam-ı diğer Odunpazarını görmemek, benim gibi eski evler aşığına yakışmazdı tabi. Bu yüzden programımda ilk hedef Odunpazarı oldu.


Otogar çıkışında hemen rastladığımız ilk polise yerini soruyoruz. “Hiç sapmadan caddeyi dümdüz çıkın yolun sonunda karşınıza çıkacak” dedi. Özellikle sordum “yürüme mesafesinde mi” diye. Evet dedi. Bre adam senin yürüme mesafesi zihniyetin nedir bilmiyorum ama benim kast ettiğim olmadığı kesin. İnsaf ya insaf. İnsan sırtımdaki koca sırt çantasını görürde acırdı halime. Hem hava sıcak, hem kızkardeşimde var olan üç dört tane boyun fıtığı keza aynı sayıda bel fıtığı nedeniyle ona bir kilo bile taşıtmadığımdan, Ceren gün boyu yürüyecek yorulmasın dediğimden üç kişiye ait bütün eşyaları tek başıma sırtlanmış gidiyorum. Boynumda bir kiloluk fotoğraf makinasıyla yürü babam yürü. Bir taksi tutsak beş dakikada gideceğimiz mesafeyi yürüye yürüye tırmandık. Bende biraz kafamı çalıştırsam çantamı iner inmez emanete bırakır bir dolaba kilitlerdim.

Çok şükür ki yolun kenarına sıralanmış Odunpazarı evlerini görünce yüzümde bir tebessüm belirdi. Allahıma şükürler olsun vardık. Doğrusunu isterseniz sadece yol kenarında bir sokaktaki bir kaç evin restorasyon yapıldığını düşünmüştüm ben. Ne kadar yanıldığımı ise Odunpazarına girip de çıkışı akşam edince anladım.

Daha girdiğimiz ilk sokakta gözümüze çarpan ilk yer Çağdaş Cam Sanatları Müzesi oldu. Yine tarihi bir evlerin restore edilmesiyle oluşmuş bir binaydı burası. Açıkçası cam eserlerin fazla ilgimi çekmeyeceğini düşünerekten öylesine girdim. Ama hiç camın bu kadar güzel şekillendirilip bu kadar güzel renklendirilebileceğini düşünmemiştim. Yok böyle bir güzellik.

Görsel bir şölen çekti gözlerimiz. Her biri tek tek muhteşem parçalardı. Camdan böylesine nadide parçalar çıkabileceğini düşünmemiştim. Duvarlardaki tablolara, camekanlardaki narin eserlere özenerek baktık. Hele şu balık ve Semendere gittim geldim baktım. Döndüm dolaştım yine onların yanına vardım. Odunpazarına yolu düşenler sakın burayı ziyaret etmeden geçmeyin derim. Çok etkileyiciydi.

Cam müzesinden çıkışta kendimizi sokakların evlerin arasına attık. Odunpazarı evleri mistik bir büyüye sahip. Bir sağımıza bir solumuza hayran hayran bakıyoruz. Safranboluda yaşadığım o büyüyü burada da yaşıyorum çünkü evler o kadar benziyor ki. Osmanlı döneminde yaşıyormuşsun gibi hissettiriyor insana.

Eskişehirin ilk yerleşim yeri burasıymış. Buradaki evlerin çoğu Osmanlı döneminden kalma. Hatta buranın ilk yerleşim olası ile ilgili de bir hikaye varmış. Derler ki Eskişehire yerleşmeyi düşünen ilk halk Odunpazarı ve Porsuk Çayının olduğu bölgeye birer koyun ciğeri asarlar. Hangisi çok dayanırsa orayı yerleşim bölgesi seçeceklerdir. Odunpazarına asılan ciğer daha geç bozulur ve bu yüzden ilk yerleşim burada olur.

Bitişik nizam ahşap süslemeli, cumbalı evlere hayran hayran bakarak sokaklarda dolaşıyoruz. Tarihin gizemini, ihtişamını barındıran evler insanda dokunma hissi uyandırıyor. Odunpazarında bir iki sokak değil koca bir semt dolaşacağımızı anlayarak hemen bir harita edindik. Kaç sokak gezeceğimizi biliyor musunuz? Tam 30 sokak. Gezilecek yerleri işaretleyerek sokak sokak dolaşmaya başladık. Sizlerde burayı dolaşmaya başlamadan bizim gibi yapmalısınız yoksa pek çok güzelliği görmeden kaçırabilirsiniz.


Kızkardeşim ve kızım

Genelde iki katlı cumbalı yapılar tüm güzelliği ile göz kırpıyor adeta bize. Evlerin bazıları kırıkbeyaz veya sarı duvarların içinde kahverenci çerçeveler ile kimi harika bir mavi, bordo kırmızı renklerinde göz kırpıyor tuvale resmedilmiş eski zamanlar gibi.

Osmanlının son dönemlerinde bu evleri zenginler yaptırmış ama daha sonrasında Eskişehir merkezinde yapılaşma başlayınca modernliğin peşindeki zenginler yavaş yavaş terk etmişler evlerini. Zamanla bu evlere de köyden gelip şehre göç eden biraz da fakir insanlar yerleşmişler. Terk edilip varoşların semti haline gelen Odunpazarı evleri de bakımsızlıktan neredeyse harabe haline gelmiş. Eski halinin fotoğraflarını gördüm de inanamadım. Böylesine harabe olan bir semtin nasıl yeniden ayağa kalktığını görmek hayranlık uyandırıcı. Konaklara baktıkça içimiz ısınıyor.

Odunpazarı deyince insanın aklına odun-pazarı geliyor. Gerçektende ismi buradan geliyormuş. Eskiden Eskişehirin yakacak odunu buradaki bir pazarda satılıyormuş. Hatta 1950 li yıllara kadarda devam etmiş bu. Çevre köylerden gelenler odunlarını başka ürünlerle takas ederlermiş.

Yağcızade Konağı

Biraz araştırmayla özellikle merak ettiğim konaklardan birini bulduk. Yağcızade Konağı. İçini girip göremedim ama zaten ben dışarıdan görmek istiyordum. 1754 yılında zengin bir yağ tüccarı tarafından yaptırılan bu konağın bir hikayesi var. Gerçi hangi evin yok ki. Şu evlerin duvarları bir konuşsa neler anlatacak kim bilir. Neyse konağımıza dönelim biz. Rivayete göre bu yağ tüccarı çok sevdiği eşini bir hastalıktan kaybeder. Eşinden kalan tek yadigarıda çok güzel olan kızıdır. Ama gelin görün ki kızı da aynı eşi gibi hastalanır. Dermanı bulunamaz. Bu hastalığın sebebinin nazar olduğuna inanan yağ tüccarı kızını kötü gözlerden korumak için evden dışarı çıkarmamaya karar verir. Böylece hastalık geçecek ve kızı iyileşecektir. Ama  kızının evde sıkılmamasını ve etrafı seyretmesini engellememek için de evin çatısına bir seyir köşkü yaptırır. Hikayenin sonunu bilmiyorum. Kız yaşamış mı ölmüş mü? Nazardan koruyabilmiş koruyamamış mı..

kayıkçılar konağı

Hikayesi ilgimi çeken bir diğer konakda Kayıkçılar konağı oldu. Aslında bu evin ilk sahipleri büyük baş hayvancılıkla uğraşan “öküzcüler” diye bilinen bir aileymiş. Bu evde çok şişman iki kardeş birlikte yaşıyorlarmış. Porsuk çayında kayığa binerken kayığı batırdıkları için bu iki kardeş bir daha kayıkçılar olarak anılmaya başlanmış.

Kasr-ı Nur

Uzun saatler sokaklarda dolaşmanın etkisiyle Kasr-ı Nur u görür görmez gözlerimiz parladı. Hem biraz soluklanmak hemde böyle tarihi bir binada bir şeyler yeme, soluklanma imkanına sahip olmak güzel olur diye düşündük. Hele şu şirin terası görüyormusunuz daha uzaktan oraya göz koydum. Öğle yemeği için daha güzel bir yer düşünemiyorum.

Aylin ve Ceren kahve köşesinde

Burası tam 200 senelik bir binaymış. Oh tam nostaljinin merkezine gelmişiz. Allahtan sokakları karıştırıp yine yanlış yere dönmüşüz. Böylece belki bir daha önünden geçmeyeceğiz bu yeri ikinci defa görünce bunu bir işaret olarak algıladık. Odaların her biri birbirinden güzel otantik restore edilmiş. Eşyaların hepsi tarih kokuyor ve bizi en ince ayrıntısına kadar incelemeye itiyor. Balkonu da üfür üfür pek şirindi.

Menü çok güçlü olmasada güzeldi. Hafif birşeyler olsun çiböreğe yer bırakılım diye menüye bakınırken Çerkez gözlemesi ilgimi çekti. Ben aslında tatar mutfağından birşeyler bulurum diye düşünmüştüm. Herkese farklı şeyler söyleyip hepsinin tadına bakma planında olsamda bizimkiler gözlemenin iştah açıcı görüntüsü ve bal ve kaymakla birlikte servis edlimesinin cazibesine dayanamadılar. Sonuçta içinde çerkez peyniri bulunan enfes gözlemeler bakır tabaklarda servis edildi ama tabakta fazla kalamadan midelerimizi şenlendirdi.

Karnımızı doyurduktan ve keyifle oturup kahvemizi içtikten sonra yolcu yolunda diyerek Odunpazarını keşfetmeye kaldığımız yerden devam edelim dedik. Sokakları arşınlarken karşımıza büyükçe bir bina çıktı. Atlıhan El Sanatları Çarşısı. Allahın sevgili kuluyum :) Hanları kervansarayları pek severim. Burada da karşıma eski bir Kervansaray çıktı.

Dış kapıdan girer girmez bizi bir iç avlu karşıladı. Avlunun ortasında ise küçük bir havuz ve fıskiyesi, yanlarında ise sıra sıra dizilmiş dükkanlar ile çok görünüyor. Kervansaray şu anda geleneksel el sanatlarının çarşısı haline gelmiş.


Aslında eski dönemlerde Odunpazarı’na gelen tüccarların yolcuların konakladığı bir hanmış. Osmanlı köylüleri şehre geldiklerinde odun pazarının kurulduğu meydana gitmeden atlarını burada hanın ortasına bağlarlar ve handan oda kiralarlarmış. İsmi de zaten buradan geliyor.

Ben yine konaklama yeri olarak görmeyi tercih ederdim. Ama bu haliyle de çok hoş bir yer olmuş. Hanın bütün odaları sergi ve satış dükkanları olarak kullanılıyor. Tek tek her birini gezdik. Ceren zaten bu tür dükkanlara bayılır. Tabi ki en büyük payı lületaşı alıyor. Kendimizi bu küçük dükkanlarda ki el işleri arasında kaybettik. Herşeyi hayranlıkla seyrettik. Tabi ki seyretmekle kalmadık bir lületaşı hatıramız olması gerekiyor öyle değil mi :) Doğrusu ben bir lületaşı atölyesi görmek o ustanın taşı işleyişine şahit olmak isterdim. Çok var dediler ama bize denk gelmedi.

(Bu fotoğraf internetten alınmıştır)

Kurşunlu Cami ve Külliyesi

Bir yandan elimizdeki haritaya bakıyoruz bir yandan Arnavut kaldırımlı sokaklara. Bir sonraki hedefimiz Kurşunlu Cami. Camiye vardığımızda ise buranın sadece tarihi bir cami olmakla kalmadığını külliyesi ile yeniden hayat bulduğunu görüyoruz.

Cami 1500 lü yılların başında Mimar Sinandan önce mimarbaşı olan Acem Ali tarafından yapılmış. Toplamda yedi bölümden oluşuyor. İmaret, Aşevi, Kervansaray, Şadırvan, Cami, Sıbyan Mektebi, Medrese ve Tabhane.

Lületaşı Müzesi

El Sanatları Müzesi

Cami bölümü ibadete açık. Kurşunlu Külliyesinin içinde Mevlihane kısmına girdiğimizde ise bizi Lületaşı müzesi karşılıyor. Bu müze dünyada bir ilk sanırım. Lületaşı denilince benim aklıma pipo ve tesbih gelir ama ustalar tarafından ne harika eserler çıkarılmış şaşırmamak elde değil.

Tabhane bölümünde ise El sanatları müzesi oluşturulmuş. El sanatları atölyeleri içinde pek çok sanatçı eserlerini yapmakta ve burada satışa sunmakta.


Özellikle Sıcak cam üfleme merkezi, Cam Sanatları Atölyesi ve Nikah salonlarına bayıldım. Erimiş camın şekillendirilmesini saatlerce izleyebilirim. Külliyenin Aşevi olan kısmı Cam sanatları merkezi olarak, İmaret kısmı da Nikah salonları olarak düzenlenmiş. O kadar güzel dizayn edilmişler ki o kadar nostaljik görünüyorlar ki burada evlenmek çok büyülü olmalı diye düşünüyorum.

Burası ilginç bir duygu veriyor insana.. Hem tarih kokuyor hem de modern ve konforu hissediyorsun. İlginç bir birleşim..

Kurşunlu Cami gezimizden sonra yine sokaklara dönüyoruz. Sokağın birinde yere oturmuş tarhana yapan teyzemle karşılaşıyoruz. Satıyormuş teyzem tarhanaları. O elekten geçirdikçe nasıl da mis gibi tarhana kokuyordu. Taze taze tarhananın lezzeti bir başka oluveriyor. Bu Odunpazarı insanları pek sıcak kanlı. Ne zaman yol sorsak bize olabildiğince yardımcı olmaya çalıştılar.

Osmanlı Evi

İtiraf ediyorum elimde harita olmasına rağmen yön duygumu şaşırdım. Bazen gezdiğimiz aynı sokakta buluverdim kendimi. Artık yavaş yavaş çıkalım Odunpazarından derken bu beyaz evi farkettim. Üstünde bayrakları görünce belki bir işarettir dedik. Gerçektende içimizdeki his yanıltmamış bizi. Osmanlı Evinin içinde bulduk kendimizi. Bir kısmı restorant olarak kullanılan eve girdiğimiz anda etkisi altına giriyoruz. Yeniden restore edilmiş konakta odaları dolaşırken insan üç dört neslin yaşadığı bu evde kim bilir ne hikayeler barındırıyor bu duvarlar bu merdivenler diye düşünüyor ve vaktin nasıl geçtiğini bile anlamıyoruz.

Buranın bir başka önemli özelliği de Atatürk Eskişehiri ziyaret ettiğinde burada kalmış. Evin sahibi ilk dönem milletvekillerinden Yeşil Efendi lakaplı Halil İbrahim Sipahioğlu. Ev iki katlı ve evin içine giriş ön kapıdan. Arkada bir kapı daha var o da bahçeye çıkıyor.


Odalar, duvarlar, o tavan işlemeleri sandıklar muhteşem. Her bir köşe ayrı güzellikte. Pencere önündeki her bir sedir adeta oturmaya, keyfine bak demeye davet ediyor. Onlarca muhabbete ev sahipliği yapmış bu sedirlerde geçmiş zaman fısıltılarını işitiyorsun adeta. Geniş saçakları, kapıları, pencereleri, konsolları, tavanları, dolapları ve diğer ahşap işlerinde büyük bir ustalık ve zevk örneği gösteren konutlarda, kalem işciliği ve oyma sanatının en güzel örnekleri görülebilir.

Arka kapıdan bahçeye çıktığımızda ise bayıldık buraya. Odunpazarına gelmişken Osmanlı evine uğrayalım lütfen.

Gezimiz sırasında öğrendik ki elimdeki görülecek yerler listesinde bulunan Şelale Park buralarda. Yürüye yürüye gidelim ve molamızı da orada verelim dedik. Odunpazarı sokakları gez gez bitmiyor mübarek. Amanınnnn az gittik uz gittik derler ya aynen öyle az tırmandık uz tırmandık merdiven çıka çıka bir hal olduk. Şelale parka çıkmak için kaç merdiven çıktık bilmiyorum. Belki bütün günün yorgunluğundan bize fazla gelmiş de olabilir. Ama görmeniz lazım dı birbirimizi ite kaka çıkabildik!!

Hani çıktık ettik de şöyle bir dönüp arkamızı baktık. O ne öyle! Bütün Eskişehir ayağımızın altında. İşte bu merdivenlerin bedeli bu güzellik.

Sonunda düzlüğe ulaştığımızda gözümüz hemen parkın ortasındaki yel değirmenine kaydı. Bir de tabi ki Don Kişot ve uşağının heykeline. Onlar savaş açarda biz açamazmıyız. Açarız elbet.. Elimizde hayali kılıçlar çıktık değirmenin tepesine :))

Park ismini bu şelaleden alıyor. Eskişehirliler gitmişler böyle güzel manzaralı bir tepeye yapay da olsa bir şelaleye kondurmuşlar. Varlığı ve sesi psikolojikman da olsa insanı rahatlatıyor.

Parkda bulunan enfes manzaralı bir cafeye oturduk. Günün sonu geliyor diye o kadar yorulmuşuz ki hiç kalkasımız (bu nasıl bir kelimedir böyle) gelmedi. Aslında karnımız acıktığında tabi ki Eskişehire gelmişken mutlaka ama mutlaka yenilmesi gereken Çibörek için Kırım Kültür Evini hedef olarak belirlemiştim. Ama Şelale parkda manzaraya nazır o kadar keyifli otururken mutfak tarafından gelen enfes kokulara dayanamayıp Çibörek istedik. Arkadaşlar Eskişehirin Çiböreği çıtır çıtır mis gibi.

Vee günün son durağı.. Şelale Parktan indikten sonra Odunpazarından ayrılmadan son bir durak yapalım dedik. Odun pazarı gerçekten gezmekle bitmiyor. Çünkü daha önce geçtiğin bir sokaktan yine geçmek istiyorsun :) Ama artık akşam olmak üzere ve biz yoldan gelmenin üzerine bunca sokakta yürümenin (ve merdiven çıkmanın) etkisiyle yorulmaya başlayınca son noktayı Odunpazarı Karikatür müzesinde koymaya karar verdik. Hiç daha önce Karikatür Müzesi gezmemiştim.

Duvarda asılı onlarca karikatürü okumadan geçmek istemiyorsun. Hoş bir düşünce olmuş. Türkiyenin yetiştirdiği ünlü Karikatürüstlerin eserlerini okumak mümkün.

Yine fazla uzun yazdım biliyorum. İki fotoğraf koyup kısa kesemiyorum bir türlü. Ama burada Eskişehir tarihine tanıklık etmişim gibi hissettim. Bu ülkede gördüğüm en iyi restorasyon çalışmalarından biri. Bir nevi tarihe dokunmak ve hissetmek duygusu veriyor. Emek ve destek verenlere bende buradan teşekkür etmek istiyorum. Aslına uygun olarak yaklaşık 30 sokakta 300 ev, bir han, kervansaray, üç tane cami ve külliye, han restore edilmiş ve bir Osmanlı semtini olduğu gibi bize sunmuş.

Bazen hani koca koca binaların içinde daralıp huzur bulmaya kaçmak isteriz ya işte Odunpazarı mimari yapısıyla doğaya kaçış dışında mükemmel bir alternatif sunmuş Eskişehirlilere. Burayı gezerek tarihin tozlu defter sayfalarından gün yüzüne çıkışını görebiliyoruz.

FacebookTwitterGoogle+PinterestTumblrWhatsAppLinkedInStumbleUponRedditPaylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir